1-646-504-2088
help@silencedturkey.org

Erdogan

TÜRKİYE’DEKİ İŞKENCECİLER

İŞKENCECİLER

İşkence suçu;

Türkiye Avrupa Konseyi’nin üyesi bir hukuk devleti olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin olağanüstü hallerde yükümlülükleri askıya almayı düzenleyen 15. maddesine göre işkence yasağı OHAL’de bile askıya alınamayacak insan haklarındandır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘İşkence Yasağı’ başlığını taşıyan 3. maddesine göre ‘Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz…”

AİHM Mehmet Bilen-Türkiye davasında;

Başvuran kişinin gözaltında gördüğünü iddia ettiği kötü muamele ve baskılarla ilgili yaptığı şikayet üzerine önemli bir karar vererek Türkiye’yi mahkum etmiştir. AİHM, ne hakimlerin ne de Cumhuriyet Başsavcısının şikayetçinin hangi koşullarda ifadelerini imzaladığını dahi araştırmamasına ve şikayeti yetkili Savcılığa iletmemesine özellikle dikkat çekmiştir.

AİHM, bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında gözaltındayken bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın sorumlusu olarak hükümeti işaret etmiştir. AİHM bu davada, avukatla görüşmeksizin on sekiz gün boyunca, gözaltında tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen yaralarla (iki bilekte yara, sol kolda ve sırtta ağrı) ilgili olarak Hükümet’in hiçbir açıklama yapmadığına da dikkat çekerek 19 Nisan 1996 tarihinde yapılan adli tıp inceleme raporunda saptanan izlerden savunmacı Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır. Sonuç olarak AİHM mevcut davada başvurana yapılan muamelenin insanlık dışı ve aşağılayıcı nitelikte olduğuna ve AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme;

Sözleşmeye göre “İşkence” terimi; bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.

Türkiye’nin de taraf olarak imzaladığı BM Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 2. fıkrası, devletlerin işkence olaylarını önlemek icin etkili kanuni, idari, adli veya başka tedbirleri alması gerektiğine ve işkencenin hiçbir şekilde hukuka uygun hale gelemeyeceğine dair hükümdür: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hali, ne de bir harp tehdidi, dahili siyasi istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez. Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.”

GİRİŞ

Türkiye’de yıllardır işkence suçuna karışan kamu görevlileri devletin diğer kurumları ve hükümet yetkilileri tarafından himaye edilmekte, korunmakta ve cezasızlıkla ödüllendirilmektedir. Haklarında dava açılsa bile, görevlerine devam etmeleri hatta terfi almaları sağlanarak, farklı gerekçeler öne sürülerek hapis cezasına çarptırılmaları veya cezaevine girmeleri engellenmektedir. Birçoğu hakkındaki davalar, yargılamaları yapılamadığından yıllarca sürebilmektedir. 

Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında belirgin bir şekilde artan işkence suçu yeniden sistematik hale dönüşmüş ve mağdurların sayısı artmıştır. Türkiye’deki insan hakları kuruluşlarının raporlarına da yansıyan işkence suçlarındaki artışa rağmen işkenceciler cezasızlıkla ödüllendirilmeye devam etmektedir. AST raportörleri, ortaya çıkan yüzlerce işkence vakasına ve yayınlanan raporlara dayanarak işkenceciler konusunda bir dizi rapor hazırlamaya karar vermiştir. Rapor, işkence mağdurlarının beyanlarından, tanık anlatımlarından ve mahkeme tutanaklarından yola çıkılarak hazırlanmıştır. Dinlenen bazı mağdurların kimlik bilgileri güvenlik gerekçesiyle gizli tutulmuştur. Bu rapor, bir dizi şeklinde tasarlanan çalışmaların ilkidir. Mağdurlarla yapılacak görüşmeler ve vakalar üzerinde yapılacak çalışmalar ile raporların sayısı çoğaltılacak eldeki veriler listelenecektir. Amaç, işkence suçunun ve işkencecilerin cezasız kalmasını önlemektir. İsmi tespit edilen işkencecilerle ilgili hukuki prosedürler takip edilerek, uluslararası mecralarda yaptırımlar için mücadele edilecektir. Türkiye, işkence suçu ve işkencecilerle yargı önünde hesaplaşma ortamını sağlayacak noktaya geldiğinde elbette mağdurların hakları daha güçlü bir şekilde savunulacaktır. Unutulmamalıdır ki işkence, insanlığa karşı işlenen en büyük suçtur ve zamanaşımı yoktur. Dolayısıyla işkencecilerin er veya geç sanık saldalyesine oturması ve hak ettikleri cezayı alması için AST mağdurlar adına mücadelesini sürdürecektir. 

ÖZET

İnsan Hakları Kuruluşu AST (Advocates of Silenced Turkey) raportörleri, hazırladıkları raporda Türkiye’de işkence suçuna karışan ve işkencecileri korumaya yönelik işlem yapan, bu suçu öven ve suça tahrik eden kişileri mercek altına alıyor. Raproda adı geçen mağdurların tamamına yakını gördükleri işkenceleri detaylı bir şekilde anlattı ve mahkeme tutanaklarına geçmesini sağladı. Buna rağmen genel olarak isimleri deşifre olan işkenceciler yargı önüne çıkarılmadı. Üzerinde durulan belgeler ve resmi açıklamalar Türkiye hükümetinin genel olarak işkence suçunu önlemeye yönelik pratikte herhangi bir işlem yapmadığını ortaya koyuyor. Aksine uluslararası komisyonların ziyaretleri sırasında işkence izlerinin ortadan kaldırılması için resmi makamlardan talimatlar yazılıyor. Raporda, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun güvenlik birimlerini şiddete, işkenceye ve lince teşvik eden açıklamaları ve bu açıklamalar neticesinde işkence görmüş ve ardından masum olduğu anlaşılmış mağdurların yaşadıklarına yer veriliyor. 

AST raportörleri işkencenin devlet eliyle meşrulaştırıldığına dikkat çekiyor. Bu vahim durumun önlenmesi için harekete geçilmesi gerektiği savunuluyor. Hükümet yetkililerinin yasal düzenlemelerle ve yaptıkları açıklamalarla işkencecileri motive ettiğine yönelik tespitlerde bulunan raportörler, dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı AKP’li Mehmet Metiner’in, “İşkence iddialarını araştırmayacağız” sözlerinin bu tavrın bir göstergesi olduğunun altını çiziyor. İşkence suçunun cezasız kalması ve AKP Hükümetinin işkencecileri korumasına yönelik eylemlerine ise çarpıcı bir örnek veriliyor. İşkence ile Oktay Kapsız isimli bir zanlıyı gözaltında öldüren ve 9 Temmuz 2019’da İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘işkence ile adam öldürmek’ suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılan Emniyet Müdürü Oktay Kapsız, tutuklanmadığı gibi halen görevine Muğla Marmaris İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde devam ediyor. Kapsız ile birlikte 3 polisin daha işkence ile adam öldürmek suçundan aynı cezayı almış olmalarına rağmen görevlerine devam etmeleri, disiplin cezası bile almamaları üstelik tayin edildikleri yeni görev yerlerine devletin üst düzey görevlileri tarafından veda yemekleri düzenlenip teşekkür plaketleri verilerek uğurlanmaları skandaldır. Rapor, benzeri eylemler sonrası haklarında soruşturma ya da dava açılan işkencecilerin cezasızlıkla, hatta terfilerle nasıl ödüllendirildiklerini ve görevlerine nasıl devam ettiklerini ortaya koyuyor.

Hükümet yetkililerinin insan hakları ihlallerine karşı vurdumduymaz tavrı, doğal olarak güvenlik birimlerinde işkencenin artamasının işkencecilerin daha cesur hareket etmesinin nedeni olarak gösteriliyor. Şırnak Eski TEM müdürü Hacı Murat Dinçer de buna örnek olarak işaret ediliyor. Dinçer emrindeki polislere ağır yaralı olarak yakalanan Hacı Lokman Birlik’in polis zırhlı aracı arkasına bağlatılarak ilçe içinde sürükletilmesi talimatı verdi. Birlik’in feci şekilde öldürülmesine neden olan Dinçer, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden başarı plaketi aldı. Daha sonra da AKP’den milletvekili olmak için aday adayı oldu. Birlik ailesinin suç duyurularına ve başvurularına ragmen Dinçer hakkında herhangi bir hukuki işlem yapılmadı.

Raporda bu güne kadar adı deşifre olmamış bazı işkenceci isimlere de yer veriliyor. Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası subay ve astsubaylara işkence yapan kişilerin kimliği deşifre ediliyor. General Akın Öztürk’e yoğun işkence yapan, artık meslektaşlarının da dayanamayıp ‘yeter artık Elif’ dedikleri kişinin TEM Şube Amir Yardımcısı Elif Sümercan olduğu bilgisi veriliyor. Sümercan’ın daha sonra terfi ettiği son olarak da Kültür Bakanlığı’nda Daire Başkanı yapıldığı açıklanıyor.   

AST raportörleri, işkenceci isimlerin belgelenmesi için başlattığı geniş çaplı araştırmasına bir isim listesi dosyası ekliyor. Tespit edilen isimler görev yerlerine, kimi ya da kimleri mağdur ettiklerine ve yargı sürecine göre sınıflandırılıyor. Liste daha sonra hazırlanacak olan raporlarla da desteklenerek büyüyecek. Raportörlerin tespitlerine göre hazırlanan listede sadece güvenlik görevlileri bulunmuyor. Bunun yanısıra doktorlar, yargı mensupları, hükümet yetkilileri, siyasetçiler, gazeteciler ve hatta işkenceye katılan sivil şahıslar da listeleniyor. Bir başka deyişle listede işkence suçunu işleyenlerin yanısıra işkencecileri koruyan, eylemlerini örtbas eden, işkence suçunu öven ve teşvik eden kişilere de yer veriliyor. 

VAKALAR

Süleyman Soylu, AKP Hükümeti İçişleri Bakanı

Süleyman Soylu, özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası emri altındaki emniyet personeline verdiği talimatlar ve sistematik hale gelen işkence suçunun sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında çok sayıda ‘işkenceye azmettirmek’ ve ‘Anayasayı ihlal’ suçlarından suç duyuruları yapılmış ve soruşturma açılmıştır. Özellikle gözaltında işkence sonucu ölümler ve yaralanmalarla ilgili yapılan suç duyurularının başında 1 numaralı şüpheli olarak Bakan Süleyman Soylu’nun adı geçmektedir. Bakan Soylu’nun verdiği demeçlerde polislere şiddet kullanmaları yönünde telkinlerde bulunması dikkat çekicidir. 

Soylu, PKK’ya yönelik operasyonlara katılan güvenlik güçlerine yargılanma hakkı bile tanımadan şiddet uygulanması emri veriyor. Soylu, bir operasyonla ilgili, “Bölge komutanını aradım. ‘Bulunca lime lime edin’ diye talimat verdim. Etkisiz hale getirilen teröristlerin fotoğraflarını pek paylaşmayız ama ibret olsun diye bunların resimlerini paylaşacağız” demiştir. 31 Ağustos 2016’da İçişleri Bakanlığı görevine getirilen Soylu’nun tavrı ve benzeri açıklamaları nedeniyle Türkiye genelinde yapılan bazı operasyonlarda işkence görüntüleri, “ibret olsun” diye yayınlanmıştır.

Görüntüde yer alan 3 köylü bir operasyon kapsamında Van’ın Gevaş ilçesinde mantar toplarken ‘terörist’ olmakla suçlanıp gözaltına alınmış ve Gevaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceye maruz kalmıştır. Gözaltındaki kişilerden 3 çocuk babası Cemal Aslan’ın maruz kaldığı işkence sonucu burnu ve kaburgaları kırılmış ve bir kulağının zarının patlamıştır. Görüntüler güvenlik güçleri tarafından sosyal medyada yayınlanmıştır. 3 köylü daha sonra suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakılmıştır.

Masumiyet karinesi hiçe sayılarak yargısız infaza ve işkenceye maruz kalan köylülerin görüntüleri sosyal medyada özellikle işkenceyi savunan AKP’li gazeteciler tarafından da teşhir edilmiştir. AKP’li gazeteci Fatih Tezcan da fotoğrafları paylaşarak, “Van Gevaş Emniyet Müdürlüğü’ne roket atan şahıs yakalandı. Bırakın kendimi öldüreyim diye ağlayıp kafasını duvarlara vururken görüyorsunuz” şeklinde tweet atmıştı. Tezcan, köylüler serbest kaldıktan sonra “Bu insanların terörist değil, masum siviller olduğu anlaşıldı ve serbest bırakıldılar.” diyerek özür dilemiştir. İşkence gören Cemal Aslan, Abdulselam Aslan ve Halil Aslan’ın avukatı Servet Haznedar, müvekkillerine karşı işlenen “işkence, hakaret, görevi kötüye kullanma ile mala zarar verme” suçlarından dolayı Gevaş Cumhuriyet Başsavcılığı’na 17 sayfadan oluşan bir dilekçe ile suç duyurusunda bulunmuştur. Haziran 2020’de Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ağır Ceza Dairesi’nde sonuçlanan davada sadece bir polis (O.Ş.) köylülere işkence yapmak suçundan yargılanmış ve sadece 3 bin TL para cezasına çarptırılmıştır. Bu ceza da uygulanmayıp ertelenmiştir.

İşkence gören Aykut beraat etti

AKP’li İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun henüz yargı önüne çıkmamış, savunması dahi alınmamış kişeler ile ilgili masumiyet karinesi çiğnenerek terör suçu işlemekle suçlanan kişilerden biri de Abdi Aykut’tur. Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Kuruköy’de 11 Şubat – 2 Mart 2017 tarihleri arasında ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında gözaltına alınan ikisi çocuk toplam 39 kişiden biri de Abdi Aykut’tu. Kendisinden uzun süre haber alınamayan Aykut’un işkence görmüş şekildeki fotoğrafları basına yansımıştır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) Genel Kurulu’na taşınan olay ve fotoğraf için, “Hukuk devletinin dışında bir şey yapılmıyor. O yaşlı adam teröre ev sahipliği yapıyor” diyerek işkenceyi savunmuş Aykut’u yargısız infaz etmiştir. Terör suçundan Mardin 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Aykut’un, “Üzerine atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği anlaşılmakla CMK’nin 223/2-e bendi uyarınca müsnet suçtan beraatına” karar verilmiştir. Söz konusu kararın ardından, 7 kişi “haksız tutukluluk” gerekçesiyle Mardin İdare Mahkemesi’ne başvurarak, İçişleri Bakanlığı hakkında tazminat davası açmıştır.

İçişleri Bakanı Soylu, Milli Eğitim Bakanlığı’nda düzenlenen ’Genel Güvenlik ve Uyuşturucu ile Mücadele Toplantısı’nda söylediği; “…O uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir. Benim ülkemin gencinin canına mal olacak bir kişiye gereğini yerine getirmek görevidir. Suçunu bana atsın… Ben bir buçuk yıldır bu talimatı veriyorum arkadaşlara. Bulduğunuz zaman gereğini yerine getirin” sözleriyle de açıkça işkence suçuna teşvik ettiği gerekçesiyle İstanbul Barosu tarafından hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.

İstanbul Barosu Avukatı Atilla Özen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan suç duyurusunda Soylu’nun açıkça 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 214/ 1 maddesindeki suç işlemek için alenen tahrikte bulunmak” suçunu işlediğini belirtmiştir. Suç duyurusunda, “Soylu’nun bu tahrikine kapılıp ayak kıran polis olursa Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesindeki ‘işkence suçunu’ işlemiş olur ve İçişleri Bakanı da bu taktirde yalnızca suç işlemekle alenen tahrik suçundan değil, ayrıca ‘işkence suçuna azmettirmekten’ de Türk Ceza Kanunun 214/3 maddesi gereğince cezalandırılır.” Denilmektedir. 

Antalya Baro Başkanı Polat Balkan ve polisler tarafından darp edilerek yaralanan Gaziantep Baro Başkanı Bektaş Şarklı da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ankara Valisi Vasip Şahin, Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz ve kolluk görevlileri hakkında, “kasten yaralama”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bıraktıkları, işkence ve kötü muamelede bulundukları” gerekçeleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştur. Baro başkanları Ankara’ya girişleri sırasında Soylu’nun talimatı üzerine engellenerek darp edilmeleri üzerine Şarklı yaralanmıştır.

Diğer taraftan gözaltında kaybedilen veya güvenlik birimlerince kaçırıldıktan haber alınamayan yakınlarını bulmak için oluşturulan ‘Cumartesi Anneleri’ platformu ve İHD (İnsan Hakları Derneği) de Süleyman Soylu hakkında işkence suçunu işlediği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuştur. Yakınlarını arayanlar anayasal hakları kapsamında gösteri ve basın açıklaması yaparken polis tarafından orantısız güç kullanılarak darp edilmişlerdir. 

Hakan Fidan, MİT Müsteşarı

AST raportörleri daha önce hazırladıkları raporlarda, MİT tarafından kaçırılan ve yasadışı sorgularda aylarca işkence gören mağdurların ifadelerine yer vermiştir. Mağdurlar işkencecilerinin eşkâllerini vermekle birlikte bu memurların asıl sorumlusu Müsteşar Hakan Fidan hakkında işkence suçlamasıyla uluslararası mahkemelere verilmek üzere suç duyuruları hazırlamıştır.

Mehmet Metiner, dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı 

AKP’li Mehmet Metiner, özellikle 15 Temmuz 2016 sonrasında artan işkence ve kötü muamele iddiaları ile ilgili vahim bir açıklama yaparak hükümetin insan hakları konusundaki vahim tavrına tercüman olmuştur. Dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı Metiner özellikle de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik soruşturmalarda tutuklananları ziyaret etmeyeceklerini, onlarla ilgili cezaevlerinden gelen işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda inceleme ve araştırma yapmayacaklarını açıklamıştır.

Metiner, “Hiç kimse FETÖ’cü teröristler üzerinden siyasi propaganda yapmaya kalkmasın. Onlar mağdur edilen değil, mağdur edenlerdir” demiştir. Oysa komisyonun görevi tutukluların ve mahkûmların dinine, diline, ırkına, siyasi görüşüne, toplumsal statüsüne, işlediği suça bakılmaksızın cezaevindeki koşullarını ve şartları incelemektedir. Metiner’in açıklaması muhalefet partileri tarafından kınanmıştır.

Ali Baştürk, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Vekili 

Emniyet Genel Müdürlüğü Mülkiye Başmüfettişi ve Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Vekili Ali Baştürk imzasıyla “Gizli” olarak 81 ildeki tüm birimlere gönderilen talimat yazısında, Avrupa Konseyi İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT) spontane ziyaret gerçekleştirebileceği, bu yüzden de gözaltı yerlerinin uygun hale getirilmesi, kötü muamele görüntülerinin heyete yansımaması istendi.

Talimat yazısında, darbe girişimi sonrasındaki operasyonlara ilişkin uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan açıklamalar ile uluslararası medya da çıkan haberler de hatırlatıldı. Emniyet’in “Gizli” ibareli talimatı şöyle:

25/08/2016 tarihinde Dışişleri Bakanlığında gerçekleştirilen “Koordinasyon Toplantısı”nda Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin 28/08-06/09/2016 tarihleri arasında ülkemize bir ziyarette bulunacağı ve ziyaret esnasında ise ülkemiz genelinde herhangi bir gözaltı merkezine spontane olarak ziyaretler gerçekleştirebileceği hususu belirtilmiştir.

Bu kapsamda gözaltı birimi olarak spor tesisleri vb. yerlerin mümkün olduğunca kullanılmamasına özen gösterilmesi, gözaltı iş ve işlemlerinde mevcut yasal ve uluslararası standartlara göre hareket edilmesi ve bütün gözaltı birimlerini anılan ziyarete uygun hale getirecek düzenlemelerin ivedilikle yapılması hususunda gereğini rica ederim.” 

Eşref Aktaş, Trabzon Cumhuriyet Savcısı

15 Temmuz 2016 sonrası hükümet tarafından çıkarılan 667’nolu KHK ile devleti korumak bahanesiyle işlenen her türlü suç cezasız bırakıldı. Madde bir kısım yargı mensupları tarafından işkenceciler hakkında dava açılmasına engel olarak yorumlandı ve Türkiye’nin çeşitli illerinde açılan işkence davaları reddedildi. KHK’lar gerekçe gösterilerek işkence mağdurlarının şikayetleriyle ilgili olarak kovuşturma yapılmamasına karar verildi.

Trabzon’da Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Abdullah B., 2 aylık hamile eşi ile birlikte gözaltına alınmasının ardından darp edildiğini, kötü muamele ve tehdide maruz kaldığını gerekçe göstererek Trabzon Başsavcılığı’na şikayette bulundu. Savcı Eşref Aktaş, hükümetin çıkardığı “667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’nin 9 Maddesi”ne atıfta bulunarak “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi.

Savcı Aktaş, KHK gereği polislerin görevlerinden dolayı cezai sorumluluklarının olmadığını ve yargılanamayacağına hükmetti. İşkence suçunun cezalandırılmayacağı anlamına gelen karar, bağımsız hukukçular tarafından ‘vahim’ bulundu ve tepki gösterildi. Aktaş, işkence suçunu örten kararıyla aynı zamanda işkence suçunu işleyen polislere cesaret verdi.

Oktay Kapsız, Emniyet Müdürü

Türkiye’de işkence suçunun cezasız kalması ve devletin işkencecileri korumasına yönelik örnek olaylardan birisi de Emniyet Müdürü Oktay Kapsız davasıdır. İstanbul Asayiş Şube nezarethanesinde işkence yaparak Murat Konuş isimli zanlıyı gözaltında öldürdüğü tespit edilen ve mahkeme kararıyla da müebbet hapis cezasına çarptırılan Emniyet Müdürü Oktay Kapsız, tutuklanmadığı gibi görevlerine devam etmiştir. 

İşkenceyle ölüm olayının yaşandığı dönemde İstanbul Beşiktaş’ta komiser olarak görev yapan sanık polis Oktay Kapsız işkenceden yargılanmasına rağmen ilerleyen yıllarda 4. sınıf emniyet müdürlüğüne kadar yükselmiştir. Davanın karara bağlandığı 9 temmuz 2019’da Hakkari Çukurca Emniyet Müdürü olarak görev yapan Kapsız, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olmasına rağmen karardan 4 ay sornra kasım ayında Muğla Emniyet Müdürlüğü’ne tayini çıkmıştır. İşkenceyle adam öldüren Kapsız görev yerine devlet töreniyle uğurlanmıştır.

Çukurca Kaymakamı Murat Öztürk, işkenceden müebbet hapis cezasına çarptırılan Oktay Kapsız’a teşekkür plaketi verdi, belediye başkanı ve komutanlar yemekte ağırladı.

İşkenceyle adam öldürmekten ömür boyu hapis cezası aldı fakat görevde

Murat Konuş, İstanbul Laleli’de 1 milyon 200 bin dolar paranın gasp edilmesiyle ilgili 2010 yılında 29 kişi ile birlikte gözaltına alınmıştı. Konuş, gözaltına alındıktan yaklaşık 3 saat sonra bir battaniye içerisinde polis merkezinden çıkarılarak hastaneye götürüldü. Bir saat sonra hastanede hayatını kaybetti. Otopsi raporunda Konuş’un gözaltında uğradığı işkence sonucu öldüğü belirlendi. Ölümüne kafasına aldığı ağır darbelerin neden olduğu ifade edildi. Raporun ardından 7 polis hakkında dava açıldı. Kısa bir süre tutuklu kalan polisler sonrasında serbest bırakıldı. Yargılamanın 9. yılında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Temmuz 2019 tarihinde 4 polisi suçlu buldu. Tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ “işkence sonucu ölüme neden olma” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ceza, indirim yapılarak müebbet hapse çevrildi. Sanıklara müebbet hapis cezası veren mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Türkiye’de yerel mahkemeler, normal şartlarda basit suçlarda ve 2-3 yıl gibi verilen kısa süreli hapis cezalarında yüksek mahkeme olan Yargıtay’ın hükmü onamasını bekleyerek tutuklama kararı vermeyebilmektedir. Ancak insanlığa karşı işlenen en büyük suç olan işkence ile ölüm sonucu alınmış müebbet hapis cezası sonrasında bir sanığın tutuksuz yargılanması kabul edilebilir bir durum değildir. Polislerin yeniden cezaevine girmesi için üzerinden 10 yıl geçen işkence ile ölüm davasının Yargıtay tarafından onanması gerekiyor.

Konuş ailesinin avukatı Nuri Köse de karara şöyle tepki göstermiştir: “Murat Konuş’un emniyet görevlilerinin işkencesi sonucu öldüğü, kamera kayıtları, tanık beyanları, adli tıp raporları ile sabit olduğu halde, ne yazık ki yargılama yıllarca sonuçlandırılmamış, karar 9 Temmuz 2019 tarihinde verilebilmiştir. Suç böylesine sabit olmuşken dosyanın yıllarca karara bağlanmaması, ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılan dört sanık için takdiri indirim uygulanması, duruşmaya da katılmayan ve aldıkları müebbet hapis cezası nedeniyle kaçmaları muhakkak olan sanıkların hükümle birlikte tutuklanmalarına karar verilmemesi, ayrıca gözaltında işkence suçunun gizlenmesine yönelik eylemleri bulunanlar hakkında bir işlem yapılmaması yargılama sürecine ve kararın adil olmadığına ilişkin şüpheleri artırmaktadır.”

İşkenceci 4 polise disiplin cezası bile verilmemiştir. Mahkeme kararının ardından da İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu kez de 4 polise zamanaşımı nedeniyle disiplin cezası verilemeyeceğini açıklamıştır. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan diğer 3 polis memuru da görevlerine devam etmiştir.

Muhsin Türkeş, polis memuru – Ahmet Gürbüz, Cumhuriyet Savcısı

Öğretmenlik yapan Eyüp Birinci, 24 Temmuz 2016’da Antalya Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü polisleri tarafından gözaltına alındı. 29 Temmuz’da ise ameliyata alındı ve Birinci’nin ailesine haber verilmedi. Aile 2 Ağustos’ta Eyüp Birinci’nin Atatürk Hastanesinde 401 numaralı odada yattığını öğrendi. Hastane ziyareti sırasında Eyüp Birinci, ailesine bir hafta boyunca çırıl çıplak ıslatılıp dövüldüğünü anlattı. Aile savcılığa Antalya Emniyetindeki işkence yapan polis memurları ile ilgili şikayette bulundu. Ancak Savcı Ahmet Gürbüz bu dilekçeyi yirmi dört gün işleme almadı. Böylece ailenin Eyüp Birinci’den aldığı bilgiye göre işkence seansları hastane sonrasında da devam etti. Gözaltında yaklaşık bir ay işkence gören, makatına sokulan cisim nedeniyle bağırsakları yırtılan ve hastanede tedavi gören Eyüp Birinci, 24 Ağustos’ta savcı Ahmet Gürbüz’ün makamına getirildi. Eyüp Birinci savcıya verdiği ifadede polisin gözlerini bağladığını çırılçıplak soyduğunu yüzüne, ayaklarının altına, karnına vurarak, hayalarını sıktıklarını, ıslatılıp copla dövüldüğünü anlattı. Birinci, gözaltına alındığı gün sağlık kontrolünü yapan doktorun vücudundaki bulguları “basit, ciddi değil” diyerek görmezden geldiğini, ancak sonraki günlerde sorguda bayıldığının doktorun iç kanama teşhisi koyması üzerine hastaneye götürüldüğünü ve ameliyat edildiğini ifade etti.

Savcı Gürbüz, işkence iddialarını soruşturmadığı gibi örtbas ederek Birinci’yi tutuklamaya sevk etti. Cezaevinden ailesi aracılığıyla açıklama yapan Birinci, polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini bilmediği diğer polislerin kendisine işkence yaptığını tekrarladı.

Eyüp Birinci’nin eşi bir haber sitesine verdiği mülakatta işkencenin detaylarını şöyle anlattı:Kalın gazete rulosu ile kinle, nefretle yüzüne gözüne kafasına vurmuşlar. Coplarını, ağzının içine sokmuşlar nefessiz kalıp çırpınıncaya kadar ağzında çevirmişler. Yüzünü gözünü ateş kırmızısına dönünceye kadar tokatlamışlar. Ağzından burnundan oluk oluk kan akıtmışlar. Nefesi kesilmesine rağmen Polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini öğrenemediğimiz diğerleri sizi yaşadığınıza pişman edeceğiz” demişler, “Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz” diye devamlı tehdit etmişler. Dizlerinin üzerine yere çöktürmüş, “Antalya’da ne işin var” demişler. Arkadan liflerini koparırcasına baldırlarına vurmuşlar. Önden dizlerinin üzerine basıp basıp bağırtmışlar. Ayaklarının altını su toplayıncaya kadar coplamışlar. “Tırnaklarını sökeceğiz” demişler. Hayalarını sıkmışlar. Karını ve 9 yaşındaki kızını buraya getireceğiz. Onları çırıl çıplak yapacağız. Gözlerinin önünde!!!….Sonra geneleve götüreceğiz” diye tehdit etmişler. 

Halil İbrahim Dilek, TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd.
Berat Günçiçek
, TEM Şube Müdür Yardımcısı

Başkomiser Süleyman Akçin, Mersin Terörle Mücadele (TEM) ekipleri tarafından Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve 20 Temmuz 2016’da tutuklandı. Tarsus Cezaevi’nde bulunan Akçin iki günlük gözaltı sürecinde işkence gördüğünü açıkladı. Yaşadıklarını 20 Haziran 2017 tarihinde Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmadaki savunmasında anlattı.

Filistin askısına asılan Akçin, saatlerce fiziki ve psikolojik baskıya, işkenceye maruz kaldığını, darp edildiğini cop ile baldırlarına vurulduğunu aktarıyor. Akçin savunmasında işkenceye uğrayan diğer isimleri de anlatıyor: “Aynı odaya eli, ağzı, yüzü, üstü kanlar içerisinde Hasan Basri Dağdelen müdürü de getirdiler. Aynı işkenceye Hasan Basri’yi de dahil ettiler. İşkence olayları yaşanırken odada TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd. Halil İbrahim Dilek ve Tem Şb. Müd. Yrd. Berat Günçiçek de vardı. Zorla bazı evrakları imzalamamı istediler. Avukatla görüşmemi engellediler. Sürekli uykusuz bırakıldım. Nezarethanede daha sonra Hasan Basri’ye ait olduğunu öğrendiğim kanlı gömlek günlerce yerde bekletildi. Nezarethanede yan koğuşumuzda bayanlar, hatta bayan hâkim bile vardı.”

Yasin Demir, Eski Kırıkkale TEM Şube Müdürü 

Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen 16 Şubat 2017 tarihli duruşmada yargılanan 48 şüpheliden bazıları TEM Şube Müdürü Yasin Demir’in başta olmak üzere bazı polislerden gördükleri ağır baskı ve işkenceyi anlattı. İşkence gören isimler Yasin Demir’in dışında kendilerine işkence yapan diğer polislerin sadece eşkâllerini verebildi. Öğretim üyesi Tıp Doktoru Erdem Ayyıldız’ın ağlayarak verdiği ifadeler tutanaklara şu şekilde geçti: “13 gün gözaltında işkence gördüm. Bunun bir haftası tek başıma kaldım. Beni dışarıya çıkamayacak sokağa çıkamayacak hale getirdiler. Bende unutulmayacak bir yara oluşturdular. Ben suçu kabul etmedim. Sorgu odasından aniden birisi benim arkama geçip tişörtümü başıma geçirdi, beni sürükleye sürükleye banyoya götürdüler. Banyoda beni çırılçıplak soydular bahçe hortumuyla beni yıkadılar, atletimle gözüm kapatılmıştı, kahkahalarla beni buz gibi suyla yıkadılar. Sıvı sabun ve cop istediler ve makatıma cop soktular. Artık orada tamam ne derseniz kabul dedim, bunu dedim zaman işkence etmeyi bıraktılar.” Şeklinde ifade verdi. Yargılanan isimlerden Harun Özdemir de gördüğü işkenceleri anlattı. Mahkeme tutanaklarında şu ifadeleri yer aldı: “Gözüm bağlıydı ve konuşacaksın lan dediler. Gözüm bağlı tuvaletlerin oraya götürdüler, ben bunu söylerken utanıyorum. Bana insanlık dışı muamele yaptılar zorla hakaret ederek üzerimdeki elbiseleri çıkardılar ben çıkarmak istemedikçe bana hakaretlerine devam ettiler. Soğuk suyla vücudumu ıslattılar, bu arada ben çırılçıplaktım gözlerim bağlıydı. Cop ile taciz ettiler. Daha sonra birisi testislerimi sıkmaya başladı. Öyle ki gözüm karardı, öleceğimi sandım.”

‘Keşke beni öldürselerdi’

Okul müdürü Harun Kobalay yargılama sırasında maruz kaldığı işkencenin detaylarını anlattı. Duruşma tutanaklarında şu ifadeler yer alıyor: “Ben 31 Ekim 2016 tarihinde Aydın Nazilli’de gözaltına alındım. Polislere niçin aldığımı sordum hiçbir şey söylemediler ne iş yapıyorsun dediler. Donunu indir dediler, indirdim ve seninle çok özel ilgileneceğiz dediler. Gözlerim kapatıldı ellerim

kelepçelendi. O odadan çıkartılarak, tuvaletin karşısındaki odaya götürüldüm. Saat 17:30 civarıydı, oraya vardığımda, önce sadece pantolonumu çıkarmışlardı, oraya vardığımda bütün elbiselerim iç çamaşırlarım dahil herşeyi çıkardılar. Ben yapmayım lütfen dedim. Gözlerim kapalı, ellerim kelepçeli, bağırdım, sesim çıkmadı, ağzım bezle bağlandı, çırılçıplak vaziyette karşıdaki banyoya götürüldüm. Soğuk su vücudumun her yerine sıkıldı. Özellikle cinsel organlarıma sıkıldı. Halen daha ağrıyor acı çekiyorum. Tedavi olmak istiyorum, çünkü testislerim halen ağrıyor. Vücudumun her yeriyle oynadılar, makatımdan da bir şey yaptılar ancak ne yaptıklarını bilmiyorum. Keşke beni öldürselerdi de böyle bir şey yapmasalardı. Bir saate kadar kaldım, sonra dediler ki bana eşini de getireceğiz ona da aynı şeyi yapacağız dediler. Yıkıldım, (bu sırada sanık bunları ağlayarak anlatmaya başladı) çünkü benim dünyadaki tek varlığım eşim ve üç çocuğumdur. Bunun üzerine odaya aldılar, benim yapmam gerekeni projelendirdiler, orda anlattılar. 

Hastaneye vardığımda ben tir tir titriyordum, doktora olan bitenleri anlatmaya çalıştım yanımdaki polisler anlattırmadılar. İkinci kez doktora gittiğimde işkenceye maruz kaldığımı söyledim. Kendisi bana yüzünde işkence yok vs. gibi şeyler söyledi ve bir tane iğne vurdular. İşkence, tehdit, ızdırap vs gibi kelimeler benim derdimi anlatmaya yetmez. Ben şu anda insan olduğumdan utanıyorum (sanık bu anlatımları sırasında ağlamaya devam etti).”

Birçok sanık tarafından Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yaptığı anlatılan ve hakkında suç duyurusunda bulunulan Yasin Demir, 21 Nisan 2017 tarihinde Sudan BM Polis Misyonunda görevlendirilmiştir.

Gökhan Karagöz ve Okan Çakıroğlu- Zonguldak Emniyet Müdürlüğü 

Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 Ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler gördükleri işkenceleri anlattı. Duruşma tutanaklarına giren ifadelere göre; insanlık dışı muamele gördüğünü belirten Kubilay G., “14 gün boyunca yerde beton ve battaniye üzerinde yatırıldım. Romatizma hastasıyım, ilaçlarım verilmedi. Ağrılarım için iğne vurulma talebim reddedildi. Her gün gitmemiz gereken sağlık kontrolüne götürülmedik. Sıcaktan ve havasızlıktan bunalmamız sağlandı. Psikolojik işkence yaptılar. Nezarethanedeki kamera kayıtlarının istenmesi için dilekçeler yazdım ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaptım” şeklinde savunma yaptı. 

Öğretmen T.A.’nın ise mahkeme tutanaklarına giren savunmasında şu ifadeler yer alıyor; “Ellerim kelepçeli olduğu halde gözlerimi kapatıp işkence yaptılar. Yüzümü yumrukladılar. Beni öldüreceklerini ve hainler mezarlığına gömeceklerini söylediler. Aynı işkencelerin eşime de yapılacağını söylediler. Daha sonra şuurumu kaybettim ve gözlerimi açtığımda Bülent Ecevit Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin bir odasında ellerim kelepçeli bir sedyeye bağlı haldeydim. Sağıma soluma dönemiyordum. Sabaha kadar hastadene kaldıktan sonra yeniden nezarethaneye götürdüler. 28 gün gözaltında işkence gördüm. Hastane’deki tedavime ilişkin kayıtlar bana verilmedi.” Sanıklardan Ö.K. ise darp edildiklerini ve ifadelerin altına zorla imza attırıldığını açıkladı. Yargılanan şüpheliler, kendilerine işkence yapan polisler arasında özellikle Zonguldak İl Emniyet Müdür yardımcısı Gökhan Karagöz ve Okan Çakıroğlu’nun isimlerini verdi. Bu kişilerin, istenilen bilgilerin verilmemesi halinde sık sık işkencenin dozunun artacağını söylediklerini anlattılar. Diğer işkenceci polislerin ise sadece eşkallerini verebildiler.

Tahir Darbazoğlu, Ankara Emniyet Amiri

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.11.2017 tarihli duruşma tutanağına giren ifadelerde yargılanan şüpheliler kendilerine yapılan işkenceleri detaylı bir şekilde anlatırken işkenceci polis Ankara İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube polis amiri Tahir Darbazoğlu’nu da teşhis ettiler. Beştepe’deki spor salonu ve Sincan Cezaevi yerleşkesindeki çadırda tutulan 11 şüphelinin ayrı ayrı teşhis ettiği Darbazoğlu’nun kendisini Azrail olarak tanıttığı, işkencelere bizzat katıldığı, işkence emirleri verdiği ve diğer polisleri de işkence yapmaları için tehdit ettiği mahkeme kayıtlarına geçti. Mağdurların anlatımlarına göre; Darbazoğlu, sadece günlerce süren işkence seanslarının emrini vermekle kalmadı, aynı zamanda kendisi de bizzat işkence yaptı. Ağır yaralanmalara varan dayak, kurbanların iç çamaşırları çıkarılarak taciz, bir kaç gün aç ve susuz bırakma, uzun saatler stresli pozisyonlarda bırakılma, tuvalet ihtiyaçlarının engellenmesi, elektrik verme gibi eylemlerden sorumlu tutuldu. Gözaltında işkence gören Binbaşı Emrah Ilgaz ve Yüzbaşı Sadık Kazancı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu.

Elif Sümercan, Ankara TEM Şube Amir Yardımcısı

15 Temmuz sonrası gözaltında en ağır işkence gören isimlerden biri de eski Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve Yüksek Askeri Şura üyesi Orgeneral Akın Öztürk’tü. Kulağı kesik ve darp edilmiş şekilde devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı ve resmi televizyon kanalı TRT’de görüntüleri yayınlanan Öztürk’ün gördüğü işkenceleri özellikle o sırada gözaltında bulunan görgü tanıkları detaylı bir şekilde basın yayın kuruluşlarına anlattı.

Akın Öztürk’ün de aralarında bulunduğu üst düzey subayların, çırılçıplak vaziyette saatlerce dövüldüğünü ağır işkence gördüğü anlatıldı. İşkencecilerden birinin “Elif” isminde kadın polis olduğunu bunun da Akın Öztürk’e saatler boyu ağır işkence yapıldığı sırada bir polisin dayanmayıp “Yeter Elif” demesi üzerine ortaya çıktığı açıklandı.

AST raportörlerinin tespitlerine göre Akın Öztürk’ün işkence gördüğü tarihlerde iki ayrı sevk tutanağına imza atan polis memuru Elif’in kimliği deşifre oldu. Olayların yaşadığı gün sevk edilen şüphelilerle ilgili Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü’ne yazılan iki tutanak dava dosyasına girdi. Elif olarak belirtilen kişinin işkenceci TEM şube polisinin Elif Sümercan olduğu anlaşıldı. Sümercan’ın daha sonra terfi ettiği ve son olarak da Kültür Bakanlığı’nda Daire Başkanlığı görevine getirildiği belirtiliyor. İşkence yaptığı belirtilen Elif Sümercan ile ilgili bir başka bilgi de dikkat çekicidir. Kocası Mustafa Murat Sümercan ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olaylı ABD ziyareti sırasında sivilleri darp eden polisler arasında olduğu tespit edilmiş ve ABD tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılarak arananlar listesine girmiştir.

Akın Öztürk’e işkence yaptığı belirlenen bir diğer isim de kendisini Hakan Öztunç olarak tanıtan polis memurudur. Yüzbaşı Hakan Güler, 02.01.2018 tarihinde yargılandığı mahkemede verdiği ifadesinde şöyle demiştir: “TEM’de şahit olduğum bir vakayı arz ediyorum. Hakan Öztunç adında bir polis memuru kendisi bağırıyordu ben Hakan Öztunç diye. Orgeneral Akın Öztürk’e işkence yapıyordu Akın Öztürk’ün kulağını kesti.”

Hacı Murat Dinçer, Şırnak Eski TEM Müdürü

Şırnak Eski TEM müdürü Hacı Murat Dinçer, emrindeki polislere Şırnak’ın Dicle İlçesinde ağır yaralı halde yakalanan Hacı Lokman Birlik’in polis zırhlı aracı arkasına bağlatılarak ilçe içinde sürükletilmesi talimatı verdiği belirlendi. Yapılan suç duyuruları üzerine ortaya çıkan telsiz konuşmaları ve deliller üzerine açıklama yapan HDP Şırnak Milletvekili Leyla Birlik, Hacı Lokman Birlik’i katleden ve bedenini zırhlı aracın arkasına bağlayarak sürükleyen polislere emri veren kişinin Şırnak’ta TEM Şube Müdürü olarak görevini yürüten Hacı Murat Dinçer olduğunu açıkladı. Halkların Demokratik Partisi (HDP), ayrıca işkence eyleminin içinde bulunan 6 polis memuru ile sorumlulukları bulunan İçişleri eski Bakanı Selami Altınok, dönemin Şırnak Valisi Ali İhsan Su ve dönemin Şırnak Emniyet Müdürü Celal Sel hakkında suç duyurusunda bulundu. Birlik ailesi avukatları ise, Birlik’i işkenceyle öldüren polisler hakkında “Kasten öldürmek”, zırhlı araçla sürükleyenler hakkında “Kişinin hatırasına hakaret etmek” ve “Görevi kötüye kullanmak”, olayı gören diğer polisler hakkında ise “İşlenen suçu bildirmemek”, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçlarını işledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından hazırlanan raporlarda Birlik’in akrep adı verilen polis aracının arkasında sürüklenirken yaralı halde olduğu ve daha sonra yaşamını yitirdiği belirtildi. Yaralı Birlik’in sürüklenmek suretiyle öldürülmesinden sorumlu tutulan ve hakkında suç duyuruları yapılan, Murat Dinçer, 7 Nisan 2016’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden başarı plaketi alan 10 polisten biriydi. Dinçer 2018’de emekliliğini istedikten sonra AKP üyesi ve milletvekili aday adayı oldu. 

Ekrem Gönül, Ankara İl Emn. Müd. Güvenlik Şube Müdür Yard. 

Sayıştaydan emekli yargıç (Hakim) 77 yaşındaki Perihan Pulat’ın 1 Mayıs 2018’de “İşçi Bayramı” nedeniyle düzenlenen gösteri sırasında Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı Ekrem Gönül tarafından darp edilerek işkenceye maruz kalmıştır. TİHV tarafından hazırlanan raporda sanık polis tarafından gerçekleştirilen eylemin insan onuruna yakışmayan işkence düzeyinde kötü bir muamele olduğunu vurgulanmıştır. Ankara 14. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılan Gönül 3 bin TL adli para cezasına çarptırılmış ve mesleğine devam etmiştir.

Mahmut Çaça, Tarsus T Tipi Kadın Kapalı Cezaevi 2. Müdürü

Mersin Tarsus İlçesi T Tipi Kapalı Kadın Cezaevi’nde işkence eylemleri, HDP Ağrı Milletvekili Dilan Dirayet Taşdemir tarafından TBMM gündemine taşındı. Taşdemir yaptığı açıklamada , “Avukatlardan alınan bilgiler, 56 kadın mahkûm saçlarından sürüklenip darp edilerek, tecavüzle tehdit edilerek, cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koymaktadır” dedi. Cezaevi’nde kalan kadın mahkumlara işkence ve kötü muamelede bulunulduğu iddialarına ilişkin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle verilen soru önergesinde, özellikle işkence yaptığı belirlenen Tarsus T Tipi Cezaevi Müdürü Mahmut Çaça’nın, 1996 yılında 11 siyasi tutuklunun yaşamını yitirdiği, 24’ünün yaralandığı katliamda Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde ikinci müdür olarak görev yaptığı bilgisi paylaşıldı. Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım’ın ise işkence iddialarını örtbas ederek işlem yapmadığı açıklandı. 

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD), Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki hak ihlalleriyle ilgili hazırladığı raporda tutuklu ve mahkumlardan Evin Şahin, Fadime Demir, Selvi Yılan, Yıldız Gemicioğlu, Helin Kaya’nın yaşadığı işkenceler detaylı şekilde anlatıldı. İHD suç duyurusunda bulunarak görevlilerin cezalandırılmasını istedi.

Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu, Manisa Cezaevi gardiyanları

Manisa T Tipi Cezaevi’nde tutuklu 57 yaşındaki Ercivan Özcan zatürre hastalığıyla mücadele ederken, gardiyanlar tarafından darp edildi ve sol kolu omuzdan dirseğe kadar parçalandı.  Kolu kırıldıktan sonra ayrı bir cezalandırma yöntemi olarak hastaneye gönderilmeyen Özcan, koğuşta bilincini kaybetti. 2,5 saat sonra kolunun bütünüyle simsiyah olması ve şişmesi sonrası koğuşta bulunan iki doktor ve eczacıların ısrarlı talebi üzerine Özcan Manisa Devlet Hastanesi’ne sevkedildi. Özcan, taburcu olup cezaevine döndükten sonra, cezaevi yönetiminin baskısına rağmen dava açtı. Deliller ve raporlar ışığında mahkeme, 13 Mayıs 2019’da iki gardiyanı suçlu buldu. İşkence yapan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Manisa Devlet Hastanesi’nin Adli Raporu’na göre Özcan’ın darp nedeniyle kolu omuz ve diskek arasında çoklu biçimde kırıldı, hayati fonksiyonlarını etkileyecek ağır ve ömür boyu kalıcı hasarlar oluştu. Zatürre nedeniyle ciğerleri kötü durumda olan Özcan, hayati tehlike gerekçesiyle ameliyata alınamadı. Kolundan sürekli kan alınan Özcan ancak sekizinci günün sonunda ameliyat edildi.

Zekai Aksakallı, Genelkurmay ÖKK Komutanı 

Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 33’ü tutuklu 67 sanıklı davada dinlenen tanıklar, Zekai Aksakallı’nın askerlere yaptığı işkenceyi gördüklerini açıkladı. Tanık Astsubay üstçavuş Ömer Özdemir karargâhta gördüklerine şöyle anlattı: “Domuz bağı ile bağlanan, başına poşet geçirilenler vardı. Zekai Aksakallı’nın Ümit Bak’a küfrettiğini duydum, ‘içeri girdiğinde karınızı birileri şaapacak’ diye. Zekai Paşa’nın diğer personeli tekmelediğini, bunlar götürülürken Volkan Vural Bal’ın da yumrukladığını gördüm. …Bir yarbayımıza elektrik verildiğini gördüm Sanıklardan Sezgin Güney de işkence iddialarına ilişkin sorular yöneltince tartışma yaşandı. Mahkeme Başkanı Bayram Kantık bunun davanın konusu olmadığını ileri sürerek tutuklu sanıkların konuşmalarını engelledi.

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan subay eşinin davasında 18 Nisan 2018 tarihinde tanık olarak ifade veren Genelkurmay Protokol subayı Üsteğmen Kübra Yavuz da Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Tümgeneral İrfan Özsert’ten işkence gördüğünü anlattı. “Bir kadın olarak sağ çıkabileceğimi düşünmedim. 10 gün sonra Genelkurmay Karargâhı içinde Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert tarafından ölüm tehdidi altında ifadem alındı. Genelkurmay poligonunda 2 gün ölüm tehdidi ve şiddete maruz kaldım. Genelkurmay poligonu içinde ellerimiz, gözlerimiz bağlı elektrik verilerek, dövülerek, 2 gün aç bırakıldık. Tuvalete giderken erkek personel kapıyı açık tutup, nezaret ediyordu. 2 saatte bir alınıp, ‘Bu yetersiz biraz daha bir şeyler söyle’ dediler. Gidip gelirken, işkence görenleri görüyordum. İfademi alanların üstünde kan vardı. Bu şartlarda ifade verdim.”

Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davada kendisine 2 gün işkence yaptıran Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ve Özel Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan’dan şikayetçi oldu. Aynı davada işkence gördüğünü anlatan Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu da Aksakallı ve Tatan’dan şikayetçi oldu.

Cem Karaca, Mahkeme Başkanı- Fatih Karakuş, Başsavcı Vekili 

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Silivri Cezaevi yerleşkesinde bulunan duruşma salonunda tutuklu 24 sanığın yargılandığı davada, mahkeme başkanı sanıkların işkence gördüklerine yönelik ifadelerini tutanağa geçirmedi. Duruşma savcısı da işkence gördüğünü ileri süren tutukluları konuşturmadı. Yargılanan 47’nci Motorize Piyade Alay Komutanı olan Kurmay Albay Sadık Cebeci’nin gözaltı sürecinde işkence gördüğünü iddia etmesi üzerine Mahkeme Başkanı Cem Karaca sözünü kesti. Hakim Karaca, işkence iddialarını tutanağa geçirmek yerine işkencenin anlatılmaması için Albay Cebeci’yi uyardı. Cebeci’nin savunma hakkına devam etmek istemesi üzeine Hakim Karaca tekrar sözünü kesip “Burada sana işkence yapan polisleri yargılamıyoruz. Bunlar senin savunmana tesir edecek konular değildir. O kısımları atlayın sadece size yöneltilen iddialara cevap verin” dedi. Başsavcıvekili Fatih Karakuş da Albay Cebeci’nin işkence iddialarını anlatmaması için devreye girdi. “İşkence altında ifade verdiğini söyleyerek bu davanın AİHM’den döneceğini düşünüyorsan yanılıyorsun” dedi. 

Cem Küçük, Fuat Uğur – Gazeteciler

İktidara yakınlığıyla bilinen, gazeteciler Cem Küçük ve Fuat Uğur TGRT isimli TV kanalında birlikte yaptıkları Medya Kritik programında, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında yargılananların ‘konuşturulması’ için infaz ve işkence yöntemleri uygulanması gerektiğini savunmuşlardır.

Cem Küçük şöyle demiştir: “17/25 oldu diyelim İsrail’e yaptılar, olabilir. Dünyanın her yerinde her gün 15-20 toplu ölüm duyardık, trafik kazası, intihar etti, toplu intihar etti, uyuşturucuyu fazla basmış, aşırı alkolden gitti, dayanamadı köprüden atladı. Bir sürü gerekçe bulurlar. Burada da şimdi bunlara acıma, bütün yöntemleri düşünmelisin. Ya elimizde çok kritik üç-dört tane FETÖ’cü var. Ali Fuat Yılmazer, Mehmet Partigöç, Alaaddin Kaya. Ya şu adamları bir konuştursanıza. Bunlar bir sürü şey biliyor. Bizim savcı şöyle; oturuyor, ‘Fuatçığım hoş geldin. Adın, soyadın…’ mesela diyor. Nerede görev yaptın, bu işi sen mi yaptın? Hayır diyor. Böyle diyor mesela. Kardeşim başka türlü de konuşturma teknikleri var. Sallandır camdan aşağıya.”

Yapılan açıklamaların ardından Diyarbakır Barosu, açıkça işkence çağrısında bulundukları gerekçesiyle Cem Küçük ve Fuat Uğur hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Gazetecilerin “Suç işlemeye tahrik ve suçu övme” suçunu işledikleri ve 5 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları gerektiği savunuldu. Baronun İnsan Hakları Komisyonu üyesi Aydın Özdemir, Küçük ve Uğur’un açıklamalarına, “Alenen işkence suçu meşru gösterilmiş, işkencenin yöntemleri dahi belirtilerek, gözaltında kalan bir kısım şüphelinin işkenceden geçirilmesi yolu gösterilmiştir. İşkence, hiçbir zaman sınırlanamayacak, meşru gösterilemeyecek bir suçtur. Uluslararası ve iç hukukumuzda, OHAL’de bile işlenemeyecek bir suç türüdür” dedi.

Emre Soylu, MHP’li Danışman

MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanı Emre Soylu, Diyarbakır Bağlar ilçesinde bir polisin öldürülmesinden sorumlu tutularak gözaltına alınan M.E.C.’nin emniyette işkence gördüğüne dair fotoğrafları yayınladı. Soylu, sosyal medya hesabı üzerinden işkenceyi överek, “Kahraman #Polis memurumuz #AtakanArslan’ ı şehit eden it M.E.C. isimli hain #Diyarbakır Emniyet’in şefkatli kollarında.” Şeklinde paylaşımda bulundu.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Diyarbakır Şubesi, Soylu hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. ÖHD, danışman Emre Soylu hakkında “suç işlemeye tahrik”, “suçu bildirmeme”, ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından kamu davası açılmasını talep etti. Soruşturma devam ediyor. 

Ali Türkşen, Erme Onat, emekli SAT Komandosu

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu yargılanan Deniz Binbaşı Tahsin İşlekel ve Astsubay Metin Bircan, Beykoz SAT Komutanlığı’nda eski emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve Astsubay Bülent Kuru’dan işkence gördüklerini anlatarak şikayetçi oldular. Deniz binbaşı Tahsin İşlekel mahkeme tutanaklarına giren ifadesinde şunları anlattı: ‘Sabah 07:00 civarında Turhan albay içeriye girdi. Bana hitaben ‘arkadaşlar her şeyi itiraf edin, yoksa arkada bekleyen profesyonel bir ekip zayıf noktanızı tespit edip ya ağzınızı burnunu kırarak, veya ailenize zarar vererek sizi konuşturur’ dedi. Duyduklarım karşısında donup kaldım ve herhangi bir şey diyemedim. Arkadan o ekip içeri geldi. Bu ekipte emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve ismini Bülent Kuru olarak öğrendiğim astsubay içeri girdiler. Nizamiye astsubayını diğer odaya aldılar. Hiçbir şey sormadan ekip bana vurmaya başladı. İlk girdiklerinde Ali Türkşen, önce bana vurdu sonra da diğerlerinden müsade isteyerek resmi kıyafetlerimin rütbelerini eliyle söktü. ‘Bu şekilde konuşmamız daha uygun’ dedi. Sonra bir boş kağıt verdiler. ‘5 dakika sonra geleceğiz, kimler vardı yazacaksın, dolmamış olursa aileni rahatsız ederiz’ dediler. 

…Ali Türkşen albay bu kez elinde bıçakla geldi. Erme Onat’ın da elinde bıçak vardı. Erme bıçağı boynuma dayadı. Ali ise elimi bıçakla kanattı. Ben boynumdaki bıçağa müdahale etmeye çalıştım. Birkaç tur daha bu şekilde girip çıktılar. Emekli olduğunu düşündüğüm kıvırcık saçlı bir astsubay ile Ali Türkşen içeri girdi. Masada oturduğum yerden beni çağırdı. ‘Odanın ortasında çök’ dedi. Astsubay beni ellerimden ve ayaklarımdan bağladı. Ellerim ayaklarım arkadan bağlı domuz bağı beni yüz üstü yere yatırdılar. Bacağınızı oynattığınızda kolunuz, kolunuzu oynattığınızda bacağınız acıyacak şekilde bağladılar. Suratım yerdeydi. ‘Tuvalete de gidemez. Altına yapsın’ dediler. 17 Temmuz sabahı saat 07_00’de gözlerimizi ve ağzımızı bağladılar. Kafamızı duvarlara vurarak nizamiyeye götürdüler. Orada savcının gelmesini beklediklerini söylediler. 2 saat kadar orada bekledik. Nizamiyeye polis geldi. Gözlerimi açtılar. Beykoz ilçe emniyet müdürlüğüne götürdüler. Burada da özel harekat polisinin dayağına maruz kaldık. 2-3 gün sonra Çağlayan Adliyesine sevk edildim. Tutuklandım…”

Levent Bahadır, Deniz Yüzbaşı -Alper Korkmaz, Başkomiser

Tutuklanan SAT Komandosu Astsubay Murat Fırat, 7 Ocak 2020 tarihindeki duruşmada verdiği 55 sayfalık ifadesinde gözaltına alındıktan sonra gördüğü insanlık dışı muameleyi anlattı. 15 Temmuz’da gözaltına alınan Fırat’ın ifadeleriyle o dönem görevine dönen Balyoz ve Ergenekon gibi davaların sanıkları ile emekli askerlerin bizzat işkencelere katıldıkları mahkeme kayıtlarına geçti. Fırat, 17 Temmuz 2016’da SAT Komutanlığında, 17-18 Temmuz’da Beykoz İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde, 18-20 Temmuz İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde 21 Temmuz’da da Silivri Cezevi’nde işkence gördüğünü ayrıntılarıyla anlattı. Fırat darbe girişiminden haberinin olmadığını 15 Temmuz’da gelen emirle terör saldırısı ihtimali üzerine gece vakti Akıncılar Üssü’ne götürüldüklerini ve nöbet tuttuğunu açıkladı.

İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra kendilerine özel işkence yapılması için Beykoz Emniyet Müdürlüğü’nden Rambo lakaplı polisinin getirildiğini, ve bu kişinin tezahürat ve alkışlar eşliğinde işkence yaptığını söyledi. Murat Fırat’ın tutanaklara giren ifadesi şöyle; “Hastaneden darp raporu aldıktan sonra Beykoz İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Ellerimiz arkadan kelepçeli olduğu halde yere yatırıp işkence yaptılar. İçeri giren herkes küfür ediyor tekmeliyor, üzerimde tepiniyor tükürük, salya atıyor ve bağırıyordu. Bunlar yaşanırken bazıları da yaptığı işkenceleri cep telefonu ile kayıt altına alıyordu. Bu görüntüler benden sonra SAT birliğe gelip geceyi birlikte geçirmek zorunda kalan Mustafa Avşar’a birliğimizde görevli yüzbaşı Levent Bahadır tarafından gösterilmiş. Eğer istediği şekilde ifade vermezse onun da sonunun bu şekilde olacağı yönünde tehdit edilmiştir.

“Burnumu ve kaburgamı kırdı”

Rambo tezahürat eşliğinde teçhizat ve silahını çıkardı, usta bir işkenceci gibi vazifesine başladı. Çok vurduğundan olacak elleri ağrıdığı için eline eldiven istedi. Eldiveni taktıktan sonra kaldığı yerden devam etti. Sonuç olarak yaptığı işkenceler sonucunda burnumu ve kaburgamı kırdı. Her iki kulak zarımı patlattı. Çenemde üç santim yarık oluşturdu. Bana ekstra işkence ve hakarette bulunuyorlardı. Çünkü bu SAT komutanı Amiral Turhan Ecevit’in özel isteği idi. Polislerde Turhan Ecevit’in bu isteğini hiç kırmadı.

Beni SAT komutanlığında darp eden ağır hakaret eden yüzbaşı Erdal Çerçi ve üsteğmen Uğur Günaslan’dan yine beni darp eden astsubay Burak Çelik’ten bana şerefsiz diye hakaret eden Ercan Kireçtepe’den ki tuğamiral rütbesinde Akdeniz Bölge Komutanı olarak görev yapıyor. Komuta ettiği birlikte bana işkence yapılmasına hakaret edilmesine müsaade eden, beni başıma silah dayayarak ölümle tehdit eden ve polislere bana ekstra işkence yapılması yönünde telkinde bulunan SAT komutanı amiral Turan Ecevit’tir” demiştir. 

Barış Dedebağ, Emekli Binbaşı

Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı olarak görev yapan Muhammet Tanju Poshor’a yapılan işkenceler Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi kayıtlarına girdi. Poshor gözaltına alınışını ve gördüğü muameleyi şöyle anlattı: “16 Temmuz 2016 sabahı ameliyathaneden ameliyata hazırlanırken gözaltına alındım. Savaşta bile askıya alınmayacak tedavi hakkım ihlal edilerek Merkez Komutanlığı’ndan hiç kimse olmadan ameliyathaneden çıplak vaziyette kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından darp edilerek, sırtımda açık yara olmasına rağmen ters kelepçelenerek gözaltına alındım. Nazi Kamplarındaki gibi çıplak vaziyette dizlerinin üstünde başlar öne eğik olarak tutuluyor, aralarında bulunan sivil kıyafetli polisler ve bir kısım üniformaları askerlerce ki bu askerlerin başında da o zaman binbaşı rütbesinde olan Barış Dedebağ vardı. Barış Dedebağ’da ordaki pek çok kişiye özellikle generallere ve bana da darp ederek işkenceye katılmıştır, ismini de burda veriyorum ve suç duyurusunda bulunuyorum kendisi hakkında. Defalarca elektrik verildi. Ayık kaldığım zamanlarda hatırladığım acıya alışmaya başladım ama etimin yanık kokusuna bir buçuk yıldır hala alışamadım. Bu koku işkencecilerimi de rahatsız ediyordu ki ara sıra kusanlar oluyordu aralarından.”

Devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı TV kanalı TRT ve hükümete yakınlığı ile bilenen TV kanallarında Barış Dededağı’nın subay ve astsubaylara yönelik şiddet uyguladığına dair bir kısım görüntüleri yayınlamıştır.

SONUÇ

Türkiye’de işkence ve kötü muamele suçu özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli askeri darbe girişimi sonrası sistematik hale dönüşmüştür. AKP hükümeti, AB uyum yasaları kapsamında insan haklarını korumaya yönelik yürürlüğe koyduğu yasaları, Anayasa ve Türk Ceza Kanunu hükümlerini, altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri, AİHM içtihatlarını askıya almıştır. Hükümet yetkilileri, savaş dahil her şartta yasak olan işkence suçunu engellemek yerine bizzat güvenlik birimlerini bu yönde cesaretlendirecek teşvik edecek açıklamalar yapmıştır. 

Insan Hakları Kuruluşlarının hazırladıkları raporlar ve çalışmalar, binlerce işkence mağdurunun Türkiye’de hakkını arayamadığını ve işkence suçunu işleyenlerin cezasızlıkla ve hatta kimi zaman da terfilerle ödülledirildiklerini ortaya koymaktadır. Açılan soruşturmalar yeterli inceleme yapılmadan kapatılmaktadır. Açılan davalar yıllarca sürmekte adeta işkencecinin eylemlerine devam etmesinin önü açılmaktadır. Gözaltında ve cezaevlerinde işkence sonucu artan ölüm vakaları Türkiye’de insan hakları ihlallerinin geldiği durumu açıkça göstermektedir. 

AKP hükümeti Anayasa, Türk Ceza Kanunu ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere sahip çıkmalı insan hakları ihlallerini durdurmaya yönelik çaba göstermelidir. Sistematik işkence uygulanan güvenlik birimleri ve ceza ve tevkif evleri denetime açılmalıdır. İşkence suçunu cesaretlendirecek düzenlemeler ve açıklamalar yerine engellemeye yönelik yasal tedbirler alınmalıdır. Avukatların müvekkilleriyle daha sık ve özel görüşebilme imkanı sağlanmalıdır. İşkence iddialarının doktorlar tarafından daha dikkatli incelenmesini sağlayacak tedbirler alınmalı ve İstanbul protokolü uygulanmalıdır. Doktorlar gözaltındaki zanlıları mutlaka kolluk güçlerinin olmadığı ortamda muayene ederek rapor tanzim etmelidir. İnsan Hakları Örgütlerinin, Türkiye’de gerekli denetimleri yapabilmesinin önü açılmalıdır. İşkenceciler, işkence suçunu öven, örtbas eden veya teşvik edenler cezalandırılmalıdır.

TURKIYE’DE ISKENCE ARSIV CALISMASI

Iskenceci (Fail) Vazifesi (Rolu) Sehir Kurum Magdur Meslek Contact Aciklama (Iskence) Sayfa
1 Süleyman Soylu İçişleri Bakanı Ankara Emrindeki güvenlik birimlerine aleni şekilde şiddet kullanma ve işkence talimatı vermiştir Sayfa 5
2 Hakan Fidan  MİT Müsteşarı Ankara MİT müsteşarlığında aylarca işkence gören mağdurların anlatımları Hakan Fidan’ın işkenceli sorgu talimatını verdiğini göstermiştir. Sayfa 8
3 Halil İbrahim Dilek Em.Mdr.Yrd. Mersin Mersin TEM Şb. Gözaltındaki başkomiser Süleyman Akçin ve diğer emniyet mensuplarına işkence yapmıştır. Sayfa 14
4 Berat Günçiçek TEM Şb.Md.Yrd Mersin Mersin TEM Şb. Gözaltındaki başkomiser Süleyman Akçin ve diğer emniyet mensuplarına işkence yapmıştır. Sayfa 15
5 Zekai Aksakallı Genelkurmay Ankara Genelkurmay Kübra Yavuz Üsteğmen Gözleri bağlı halde 2 gün aç bırakıldı ve elektirik ile işkence yapıldı. Sayfa 24
6 İrfan Özsert Genelkurmay Ankara Genelkurmay Kübra Yavuz Üsteğmen Gözleri bağlı halde 2 gün aç bırakıldı ve elektirik ile işkence yapıldı. Sayfa 24
7 Alper Korkmaz Başkomiser İstanbul Beykoz İlçe Em.Mdlüğü Murat Fırat Astsubay SAT komandosu  TC no 39604233842 2006 devre başkomiser Alper Korkmaz’ın SAT komandolarına yaptığı işkence duruşma tutanaklarına geçti. Alper Korkmaz, SAT komandolarına ormanda günlerce ağır işkence yaptı.
Pek çok komandonun vücudunda iyileşmesi mümkün olmayan hasarlar meydana geldi.
Sayfa 28
8 Turhan Ecevit SAT Komutanı Amiral İstanbul Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Murat Fırat’ın başına silah dayayarak ölümle tehdit etti ve polislere Fırat’a ekstra işkence yapılması yönünde telkinde bulundu. Turhan Ecevit’in işkenceye azmettirdiğini anlattı ifadeler mahkeme dosyasına girdi. Sayfa 29
9 Levent Bahadır SAT Yüzbaşı İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu İşkence yapılırken çekilen görüntüleri diğer şüphelilere göstererek şiddet uyguladı. Sayfa 28
10 Erdal Çerçi SAT Yüzbaşı İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
11 Uğur Günaslan SAT Üsteğmen İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
12 Burak Çelik SAT Astsubay İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
13 Barış Dedebağı Binbaşı Ankara Spor Salonu Muhammet Tanju Poshor Çok sayıda askere gözaltı sırasında ağır işkenceler yaptı. Şiddet görüntüleri tv’lerde yayınlandı. Sayfa 30
14 Ahmet Gürbüz  Cumhuriyet Savcısı Antalya Antalya Başsavcılığı Eyüp Birinci öğretmen Günlerce ağır işkence gördü. Makatına cop sokulması suretiyle bağırsakları yırtıldı. Gözaltında kanamaları artınça hastanede ameliyat edildi Ailesine haber verilmedi. Eyüp Birinci, gözaltında olduğu sırada polislerin işkence yaptığını gerekçe göstererek şikayetçi olan ailenin dilekçesini örtbas etti polisler hakkında işlem yapmadı. İşkencenin devam etmesine yardım etti. Sayfa 13
15 Muhsin Türkeş Polis memuru Antalya KOM Şb. Antalya Emniyeti Eyüp Birinci öğretmen Polis memuru MuhsinTürkeş, Eyüp Birinci’ye gözaltında ağır işkence uyguladı. Birinci’nin makatına sert cisim sokarak bağırsaklarını yırtan polisler arasındaydı. Sayfa 13
16 Volkan Vural Bal Yüzbaşı, Genelkurmay Bsk. Ankara Genelkurmay Başkanlığı Üstçavuş Ömer Özdemir subay Fiziki darp Sayfa 24
17 Eşref Aktaş Savcı Trabzon Adliyesi Abdullah B. Savcı Aktaş, işkence gören bir mağdurun şikayeti üzerine açılan soruşturmada KHK gereği polislerin görevlerinden dolayı cezai sorumluluklarının olmadığına ve yargılanamayacağına hükmetti. Sayfa 11
18 Fatih Tezcan Gazeteci İstanbul Cemal Aslan, Abdulselam Aslan, Halil Aslan Gevaş, Köylü Van Gevaş Emniyet Müdürlüğü’nde işkence gören köylülerin fotoğraflarını yayınlayarak işkenceyi övmüş güvenlik birimlerini işkence suçuna teşvik etmiştir. İşkence gören şahısların daha sonra masum olduğu anlaşılmıştır. Sayfa 6
19 Mehmet Metiner AKP’li siyasetçi Ankara Metiner, TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı olduğu dönemde özellikle de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik cezaevlerinden gelen işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda inceleme ve araştırma yapmayacaklarını açıklamıştır. Sayfa 9
20 Yasin Demir TEM Şb.Md. Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü Diş Hekimi Erdem Ayyıldız, Öğretmen Harun Özdemir, Okul Müdürü Hasan Kobalay Diş Hekimi, Öğretmen, Okul Müdürü Mağdurların verdiği bilgilere göre; Yasin Demir, Kırıkkale TEM Şube Müdürü olduğu dönemde gözamtındaki şüphelilere ağır darp, tazyikli soğuk suyla yıkama, makata cop sokma gibi işkenceler yapmıştır. Sayfa 15
21 Gökhan Karagöz Emniyet Müdür Yrd. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü Kubilay G. T.A. Ö.K. Polis Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler kendilerine işkence yapan Karagöz ve Çakıroğlu’nun isimlerini açıkladı. Sayfa 17
22 Okan Çakıroğlu Emniyet Müdür Yrd. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü Kubilay G. T.A. Ö.K. polis Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler kendilerine işkence yapan Karagöz ve Çakıroğlu’nun isimlerini açıkladı. Sayfa 17
23 Tahir Darbazoğlu TEM Şb Amiri Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Binbaşı Emrah Ilgaz, Yüzbaşı Sadık Kazancı ve Pilot Üsteğmen Adem Kırcı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu. Binbaşı Emrah Ilgaz, Yüzbaşı Sadık Kazancı ve Pilot Üsteğmen Adem Kırcı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu. Sayfa 18
24 Elif Sümercan TEM Şb Amiri yrd. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Akın Öztürk ve diğer subaylar General Akın Öztürk başta olmak üzere gözamtındaki çok sayıda subaya ağır işkence uyguladı. Sayfa 18
25 Hacı Murat Dinçer TEM müdürü Şırnak İl Emniyet Müdürlüğü Hacı Lokman Birlik ve ailesi politikacılar Hacı Lokman Birlik’in zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülmesi talimatını verdi. Sayfa 20
26 Selami Altınok Eski İçişleri Bakanı Ankara Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Altınok’un işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
27 Ali İhsan Su Eski Şırnak Valisi Şırnak Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Ali İhsan Su’nun işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
28 Celal Sel Eski Şırnak emniyet Müdürü Şırnak İl Emniyet Müdürlüğü Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Celal Sel’in işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
29 Ekrem Gönül Güvenlik Şube Müd. Yard. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Perihan Pulat emekli yargı mensubu Perihan Pulat’ı darp ederek yaralayan polis Ekrem Gönül görevine devam etmektedir. Gönül yargılandığı mahkemede sadece 3 bin tl para cezasına çarptırılmıştır. Sayfa 21
30 Mahmut Çaça Tarsus İlçesi T Tipi Kapalı Kadın Cezaevi Müdürü Mersin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Kurumu Evin Şahin, Fadime Demir, Selvi Yılan, Yıldız Gemicioğlu, Helin Kaya, 56 Mahkum 56 kadın mahkûmun saçlarından sürüklenip darp edilmesi, tecavüzle tehdit edilmesi ve cinsel şiddete maruz kalması eylemlerinden sorumlu tutulmuştur. Sayfa 22
31 Enis Yavuz Yıldırım Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ankara Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Kurumu 56 Mahkum Mersin’de 56 mahkuma işkence yapan gardiyanlar ve cezaevi müdürü hakkında gerekli işlemleri yapmadığı gibi Türkiye’nin bir çok şehrindeki cezaevlerinde yaşanan işkencelerden sorumlu tutulmuştur. Sayfa 22
32 Volkan Akkuş Gardiyan Manisa T Tipi Cezaevi Ceza ve Tevkif Evleri Ercivan Özcan Tutuklu Ercivan Özcan’a işkence yapan, sol kolunu omuzdan dirseğe kadar parçalayan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu yargılandı ve işkence suçundan 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Memuriyetten atıldılar. Sayfa 22
33 Özgür Kutlu Gardiyan Manisa T Tipi Cezaevi Ceza ve Tevkif Evleri Ercivan Özcan Tutuklu Ercivan Özcan’a işkence yapan, sol kolunu omuzdan dirseğe kadar parçalayan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu yargılandı ve işkence suçundan 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Memuriyetten atıldılar. Sayfa 22
34 Ümit Tatan Özel Hava Alay Komutanı Albay Ankara Genelkurmay Mehmet Sağlam veHüseyin Çakıroğlu Subay Sağlam ve Çakıroğlu kendilerine yapılan işkencedan sorumlu tuttukları Ümit Tatan’dan mahkemede şikayetçi oldu. Sayfa 25
35 Bayram Kantık 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ankara Adalet Bakanlığı Sezgin Güney Subay Anlatılan işkence iddialarının tutanaklara geçmesine ve tutukluların bu konuda açıklama yapmasına izin vermedi. Sayfa 24
36 Cem Karaca  14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İstanbul Adalet Bakanlığı Sadık Cebeci Subay Tutuklu sanığın gördüğü işkenceyi mahkeme tutanağına geçirmedi. Sayfa 25
37 Fatih Karakuş İstanbul Başsavcı Vekili İstanbul Adalet Bakanlığı Sadık Cebeci Subay Tutuklu sanığın işkence gördüğünü anlatmasına izin vermedi Sayfa 25
38 Oktay Kapsız Marmaris İlçe Emniyet Md. Yrd. Muğla İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş Oktay Kapsız, İstanbul’da görev yaptığı sırada gözaltında Murat Konuş isimli zanlıyı işkence ile öldürmek suçundan İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezaya rağmen halen görev başındadır. Sayfa 11
39 Ramazan Adıgüzel İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
40 Murat Ertürk İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
41 Abdülcelil Karadağ İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
42 Cem Küçük Gazeteci İstanbul Diyarbakır Barosu İşkenceyi övmek ve bu suçu işlemeye tahrik’ suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 25
43 Fuat Uğur Gazeteci İstanbul Diyarbakır Barosu İşkenceyi övmek ve bu suçu işlemeye tahrik’ suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 25
44 Emre Soylu Milletvekili danışmanı Mersin M.E.C- Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Polislerden işkence gören zanlının fotoğraflarını paylaşarak işkenceyi övdüğü gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 27
45 Ali Türkşen Emekli Albay İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
46 Erme Onat Emekli Binbaşı İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
47 Bülent Kuru Emekli Astsubay İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
48 Ercan Kireçtepe Tuğamiral,SAT Komutanı İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence eylemlerine katılmıştır. Sayfa 29

 

 

Referanslar

1- “Talimatı böyle verdi: Lime lime edin! İbret olsun diye bunların resimlerini paylaşacağız”, Milliyet, 09 Nisan 2020,
https://www.milliyet.com.tr/gundem/talimati-boyle-verdi-lime-lime-edin-ibret-olsun-diye-bunlarin-resimlerini-paylasacagiz-6184695

2-  ‘Terörist’ diye işkence edilen köylüler serbest bırakıldı, Evrensel, 15 Hasiran 2017, https://www.evrensel.net/haber/323661/terorist-diye-iskence-edilen-koyluler-serbest-birakildi

3-  “Van’da işkence gören vatandaşların avukatından suç duyurusu”, Atkifhaber, 21 Haziran 2017,  http://aktifhaber.com/gundem/vanda-iskence-goren-vatandaslarin-avukatindan-suc-duyurusu-h99267.html

4-  “İşkenceye ödül gibi ‘ceza’!”, Yeniyaşam, 23 Haziran 2020, http://yeniyasamgazetesi2.com/iskenceye-odul-gibi-ceza/

5-  “Soylu’nun ‘terör destekçisi’ dediği Abdi Amca beraat etti,  Bakanlık tazminat ödeyecek”, TR724, 16 Şubat 2019, https://www.tr724.com/soylunun-teror-destekcisi-dedigi-abdi-amca-beraat-etti-bakanlik-tazminat-odeyecek/

6- “İstanbul Barosu’dan Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu”, Sözcü, 5 Ocak 2018, https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/istanbul-barosudan-suleyman-soylu-hakkinda-suc- duyurusu-2160988/

7- “Baro başkanlarından Süleyman Soylu için ‘işkence’ suçlamasıyla suç duyurusu”, GazeteDuvar, 25 Haziran 2020, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/06/25/baro-baskanlarindan-suleyman-soylu-icin-iskence-suclamasiyla-suc-duyurusu

8- “Cumartesi Anneleri ve İHD’den Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu”, Dokuz8haber, 10 Eylül 2018, https://dokuz8haber.net/gundem/cumartesi-annelerinden-suleyman-soylu-hakkinda-suc- duyurusu/

9- AST Raportörlerinin MİT tarafından Kaçırılan A.G. Z.B. ve İ.S ile yaptığı Temmuz 2018 tarihli mülakatlar. “Türkiyede Sistematik İşkence ve Kötü Muamele”, AST, 6 November 2019, https://silencedturkey.org/turkiyede-sistematik-iskence-ve-kotu-muamele

10- “AKP’li Metiner’den vahim sözler: İşkence’ye inceleme yok”, Cumhuriyet, 3.10.2016  http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/608880/AKP_li_Metiner_den_vahim_sozler__iskenceye_inceleme_yok.html

11- “Emniyet’ten ‘gizli’ talimat iddiası: Gözaltı birimlerini uygun hale getirin”, Agos, 09.09.2016, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16504/emniyet-ten-gizli-talimat-iddiasi-gozalti-birimlerini-uygun- hale-getirin

12- “Savcı işkence suç duyurusunu KHK’ye dayanarak reddetti”, Evrensel, 16.01.2017, https://www.evrensel.net/haber/304217/savci-iskence-suc-duyurusunu-khkye-dayanarak-reddetti

13-“İşkenceci polisler: Müebbet var tutuklama yok”, T24,11 Temmuz 2019,
https://t24.com.tr/haber/iskenceci-polisler-muebbet-var-tutuklama-yok,830080

14- “İşkenceci polise devlet töreniyle veda”, gazeteduvar, 26 Aralık 2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/26/iskenceci-polise-devlet-toreniyle-veda

15- “İşkence yapıp öldürmüşlerdi, 4 polise disiplin cezası bile yok”, Aktif Haber, 28 Aralık 2019 http://aktifhaber.com/gundem/iskence-yapip-oldurmuslerdi-4-polise-disiplin-cezasi-bile-yok- h141111.html

16- “Antalya Emniyeti’nde korkunç işkence”, Zaman Australia, 7 Ağustos 2016, https://zamanaustralia.com/2016/08/antalya-emniyetinde-korkunc-iskence/

17- “KHK’lar gözaltında işkenceyi kolaylaştırdı”, Agos, 25.10.2016, 
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16827/khk-lar-gozaltinda-iskenceyi-kolaylastirdi

18- İşkence tutanağı , Magduriyetler, 22 Ock 2017, http://magduriyetler.com/2017/01/22/iskence- tutanagi/

19- Filistin askısından tecavüze mahkeme tutanaklarında Mersin Emniyeti işkenceleri, Bold Medya, 09.02.2019, https://boldmedya.com/2019/02/09/filistin-askisindan-tecavuze-mahkeme- tutanaklarindan-mersin-emniyeti-iskenceleri/

20- Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi 16.2.2017 tarihli 3. Celse 35 sayfalık duruşma tutanağı

21- “Police chief nicknamed ‘Angel of Death’ who ran torture sites in Turkey unmasked in court testimony”, Nordic Monitor, 20 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/police-chief-nicknamed-as-angel-of-death-who-run- torture-sites-in-turkey-unmasked/

22- “Akın Öztürk’ü çırılçıplak soyup işkence yaptılar; polisler bile dayanamadı…” TR724, 20 Temmuz 2017, https://www.tr724.com/akin-ozturku-cirilciplak-soyup-iskence-yaptilar-polisler-bile- dayanamadi-video/

23- “Police chief nicknamed ‘Angel of Death’ who ran torture sites in Turkey unmasked in court testimony”, NordicMonitor, 20 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/police- chief-nicknamed-as-angel-of-death-who-run-torture-sites-in-turkey-unmasked/

24- “Erdoğan’ın 12 koruması hakkında ABD’de tutuklama kararı”, T24, 15 Haziran 2017, https://t24.com.tr/haber/erdoganin-12-korumasi-hakkinda-abdde-tutuklama-karari,409219

25- “Police in Turkey adopt ISIS tactics in torture, see women and girls as sex slaves”, Nordic Monitor, 4 August 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/08/police-in-turkey-adopted-isis-tactics-in- torture-saw-women-and-girls-as-sex-slaves/

26- “Hacı Lokman Birlik’i katleden polislere emri veren Şırnak TEM şube müdürü”, Sendika.org, 24 Nisan 2016, https://sendika63.org/2016/04/haci-lokman-birliki-katleden-polislere-emri-veren- sirnak-tem-sube-muduru-345622/

27- “Perihan Pulat’ı darp eden polis pişkinlikte sınır tanımadı: ‘Ayağı kayıp yere düşmüş’”, Gazete Yolculuk, 10-02-2019, https://www.gazeteyolculuk.net/perihan-pulati-darp-eden-polis-piskinlikte- sinir-tanimadi-ayagi-kayip-yere-dusmus

28- “Tarsus Cezaevi’ndeki işkence Adalet Bakanına soruldu: ‘Kadınlar tecavüzle tehdit edildi’”, İlerihaber, 11-08-2017, https://ilerihaber.org/icerik/tarsus-cezaevindeki-iskence-adalet-bakanina- soruldu-kadinlar-tecavuzle-tehdit-edildi-74966.html

29- “Kadın Mahpuslar Dövüldü; Koğuşta Yemek Yetmiyor, Su Çamurlu Akıyor”, Bianet, 04 Temmiz 2017, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/188002-kadin-mahpuslar-dovuldu-kogusta-yemek- yetmiyor-su-camurlu-akiyor

30- “OHAL’de işkenceyi belgedi, işkencecileri memuriyetten attırıp hapse mahkum ettirdi”, Bold Medya,28-11-2019, https://www.boldmedya.com/2019/11/28/ohalde-iskenceyi-belgedi- iskencecileri-memuruyetten-attirip-hapse-mahkum-ettirdi/

31- “15 Temmuz ÖKK davasında işkence tartışması”, OdaTV, 15.08.2018, https://odatv4.com/ajandasina-mado-yazinca…-15081845.html

32- “Mahkeme darbeden sonra ilk kez işkencecilerin peşine düştü: Adreslerini istedi”, Ahval, 22 Haziran 2018, https://ahvalnews.com/tr/iskence/mahkeme-darbeden-sonra-ilk-kez-iskencecilerin- pesine-dustu-adreslerini-istedi

33- “Darbe girişiminden yargılanan binbaşı, Aksakallı ve Tatan’dan şikayetçi oldu”, Hürriyet,06.02.2017, https://www.hurriyet.com.tr/darbe-girisiminden-yargilanan-binbasi-aksakal- 40357733

34- “FETÖ’cü albaya mahkemede tokat gibi yanıt: Bu taktik sökmez!”, Sabah,1.6.2017, https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/06/01/fetocu-albaya-mahkemede-tokat-gibi-yanit-bu- taktik-sokmez

35-  “İşkence dosyaları işkencecileri ömür boyu takip edecek”, TR724, 23 Ekim 2016, https://www.tr724.com/iskence-dosyalari-iskencecileri-omur-boyu-takip-edecek/

36- “İşkence çağrısı yapan Cem Küçük hakkında suç duyurusu”, Gazete Karınca, 13 Aralık 2017, https://gazetekarinca.com/2017/12/iskence-cagrisi-yapan-cem-kucuk-hakkinda-suc-duyurusu/

37- “İşkenceyi teşvik eden Cem Küçük dünya gündeminde”, TR724, 23 aralık 2019, https://www.tr724.com/iskenceyi-tesvik-eden-cem-kucuk-dunya-gundeminde/

38- “İşkenceyi öven MHP’li danışman Emre Soylu hakkında suç duyurusu”,Evrensel, 8 Haziran 2020, https://www.evrensel.net/haber/406575/iskenceyi-oven-mhpli-danisman-emre-soylu-hakkinda- suc-duyurusu

39- “Ahmet Nesin, işkence dosyasını açtı: ‘Daha çok özür dileyeceksin Ali Türkşen’”, Ahval, 4 Eylül 2019, https://ahvalnews.com/tr/iskence-iddialari/ahmet-nesin-iskence-dosyasini-acti-daha-cok- ozur-dileyeceksin-ali-turksen

40- “Navy special ops officer who helped evacuate Turks from Lebanon was brutally tortured in Turkey”, Nordic Monitor, 29. Ağustos 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/08/the-navy- seal-member-who-helped-evacuate-turks-from-lebanon-were-brutally-tortured-in-turkey/

41- “Head of operations at NATO-led KFOR tortured in Nazi-like camp in Turkey”, Nordic Monitor, 8 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/head-of-operations-at-nato-led-kfor- tortured-in-nazi-like-camp-in-turkey/

42- “İşte Kahraman Binbaşı Barış Dedebağı’nın darbe günü çekilen yeni görüntüleri”, Dailymotion, “İşte Kahraman Binbaşı Barış Dedebağı’nın darbe günü çekilen yeni görüntüleri”, Dailymotion,  https://www.dailymotion.com/video/x4rp5ya

 

 

Donate Now

 

Read more

ERDOGAN’S LONG ARMS: ABDUCTIONS IN TURKEY AND ABROAD

 

The Origins of the Problem

Turkey’s struggle to draw the country more in line with the pillars of the European Union faced a long and accelerating slide. The country’s Freedom in the World score has been in free fall since 2014 due to an escalating series of assaults on the press, social media users, protesters, political parties, the judiciary, and the electoral system, as President Recep Tayyip Erdoğan fought to impose personalized control over the state and society in a deteriorating domestic and regional security environment.

Turkey’s drift into the grip of authoritarianism began before the failed 2016 coup. The government’s heavy-handed response to nationwide Gezi Park protests in 2013, the start of a purge against members Gülen community after the corruption investigation in December 2013 paved the way for the emergence of an illiberal government. Many observers and experts pinpoint this year, 2013, as the major turning point for Turkey’s drift away from liberal democracy. The steady descent into an autocratic system leads to the full breakdown of the rule of law, judicial independence, and corrosion of the integrity of Turkey’s bureaucratic institutions following the sweeping purge after the failed coup attempt in 2016.

The signs of the conflict first came to surface after Erdoğan made clear his intentions to establish a more authoritarian rule with the powers vested by the 2011 referendum. The battle lines were drawn after the infamous graft operations of 17 and 25 December, in 2013, where prosecutors rounded up some politicians and businessmen who were under surveillance in a longitudinal investigation. Erdoğan said the corruption files were nothing but a sham, perpetrated by the Gülen movement as a soft coup in line with the interests of the foreign powers, which were envious of the Turkish rise as a global power.

Hizmet had long been hailed as the soft power for the country with its huge focus on education and humanitarian aid activities as well as interfaith dialogue efforts. “Gülen schools portrayed Turkey as a mystical but adaptable and open-minded country, and became a place for building intimate connections with elites and their children in dozens of countries.” Erdoğan used the movement’s international prevalence as a proof for his claim that it became the tool for the foreign powers.

When President Goes to War

Erdoğan has vowed on many occasions to uproot the Gülen Movement wherever it is. He did everything in his capacity, banking on the state power, and striking new partnerships with his old enemies against the Hizmet, which Erdoğan started calling the Parallel Structure. Erdoğan declared a “witch-hunt” against the movement, purging Gülen’s followers from public services, crippling its media power, erecting red-tape obstacles, cowing its institutions and companies with interminable inspections, etc. Finally, on July 15, 2016, a coup attempt, which Erdoğan declared Hizmet as the main perpetrator and used this argument to justify his undemocratic measures.

Erdoğan said: “Neither in the East nor in the West is a single member of this organization comfortable as before, nor will they be. If not today, then tomorrow, one day every member of the FETO traitors’ front will pay for his treason against the country and the nation.2 ” FETÖ, the abbreviation for the Fetullahist Terror Organization, was chosen by him to demonize the movement.

A Cultural Genocide

Erdoğan was not simply flapping his jaws. He has already been doing everything to make life unbearable for the Gülen followers inside the country. The coup attempt, which the Hizmet never claimed involvement in and renounced from the first moment, gave him an unquestionable and unchallenged excuse to completely disregard the current laws, as well as some international laws like the Universal Declaration of Human Rights, under a state of emergency. What ensued was a witch hunt at an unprecedented frantic intensity.

According to the research conducted by the AST as of February 2020, investigations have been carried out on more than 610,000 people. The number of people arrested as a result of these investigations has already gone above 160,000 and counting. Currently, about 63,000 political prisoners are behind bars in the Turkish prisons. A total of 780 children are inside these overcrowded prisons, where their mothers endure agonizing troubles to raise them. 6,021 academics were expelled from their universities; whereas 15 private universities, which had affiliations with the Hizmet were shut down. 3,003 schools and dormitories were closed, millions of books were burned. Roughly 200 media outlets were seized and were either converted to pro-government mouthpieces or muzzled completely. 161 journalists were imprisoned. 4,463 judges or prosecutors were dismissed from public service and some were incarcerated. Tens of thousands of polices officers were axed. The licenses of 1,539 attorneys are currently under trial and 580 of them are in jail. 11 people died under arrest or during interrogation. 93 prisoners were killed due to torture and ill-treatment.

Globalizing the Theatre of War

Erdoğan also attempted to convince countries through carrot and stick policies or more diplomatic means to join his personal fight and do the same to the Hizmet members within their borders without heeding too much about what the rule of law by its very own nature requires. Various governments didn’t hesitate to jump on the bandwagon and yielded to the diplomatic pressure from Erdoğan to arrest and deport members of the Gülen Movement active in their countries. Angola, Azerbaijan, Bahrain, Bulgaria, Georgia, Indonesia, Kazakhstan, Lebanon, Malaysia, Morocco, Myanmar, Pakistan, Qatar, Saudi Arabia, Sudan, and Turkmenistan are some of these countries. In some countries, like Myanmar, Kosovo, Kazakhstan, and Sudan, the countries didn’t even follow their own laws while carrying out the deportations. In some countries, the local intelligence agencies cooperated to seize Gülen followers, while in some others, Turkey’s National Intelligence Agency (MİT) didn’t even need to ask for permission to stage an operation.

In Azerbaijan, Bahrain, Bulgaria, Malaysia, and Pakistan, the domestic authorities blatantly violated international laws by deliberately deporting or letting Turkish intel agents kidnap Erdoğan’s opponents, who had applied for asylum or had UN protection against persecution.

Vicious Methods Inside the Country and Abroad

Although ascertaining the exact number is not easy, an estimated total of 130 people (refer to AST’s research) were abducted inside and outside Turkey through nefarious methods, brushing away even the most basic rights to fair trial and defense. Some of these people whisked away abroad by clandestine operations, were under the protection of the United Nations. They were subjected to heavy tortures, made to sign fake testimonies, turned into the living dead, and even murdered. Ankara was even accused of exploiting the Interpol system by submitting extradition requests for over 40,0003 individuals with arbitrary terror charges, revoking passports of the dissidents who struggle to survive as expats, issuing arrest warrants on fake accusations, etc. MİT organized covert operations to abduct and bring to Turkey mostly people with alleged ties with the Gülen movement, sometimes in collaboration with the relevant authorities of the country and in some other cases without even bothering to inform them.

Inside the country, certain figures were abducted in broad daylight. 29 people (refer to AST’s research) were registered as victims of enforced disappearance. A majority of these people were released, while some are feared to have been killed since no news has been heard from them for years now. Some of the survivors found the courage to tell the gory details of the torture they had been subjected to. Almost all of the people who were turned over to the police and were arrested show signs of heavy physical and psychological damage.

The Scope of the Report

The report consists of three parts. The introductory part will first offer a consolidated approach towards the nature of the war Turkish State has initiated against the Gülen movement, with an emphasis on Erdoğan’s passion for vengeance which has exacerbated the conditions for the Gülen followers. A thorough discussion over the abductions and enforced disappearances within the framework of international law will also be presented in the first part.

The second part will shed light on how the Erdoğan administration extended its operations against the Gülen movement followers all around the world by stipulating and examining all known cases around the world. The third part will deal with the enforced abductions in Turkey, also called the Black Transporter cases.

Part 1- Introduction

It is no secret that Turkey’s authoritarian political Islamist regime, headed by the ruling Justice and Development Party (AKP) and its ruler Recep Tayyip Erdoğan, has long been suppressing opposition in the country. Hand in glove with the shady elements of the country’s former powerhouses, its fight against any kind of political dissent has been carried out through harsh measures that have often invoked the dark memories of the witch hunts of the Middle Ages.

As revealed in a myriad of incidents, the actions engaged by the Turkish state to squelch and muzzle the critics include a list of the most baleful forms of crimes against humanity. Hate crimes such as defamation and libel gush out in torrents every day from a colossal propaganda machine against any segment of the society that dares to position itself opposite the government. Once shunned as a despicable act even for the nation’s intelligence agency, profiling has become a daily routine of not only state institutions, but also some non-governmental organizations. The profiling files are published in national media outlets as if it is a most ordinary thing. Open or covert threats, physical attacks, and torture in the name of the state and for the “holy” purpose of saving the dignity of Erdoğan’s position are no longer counted as crimes. Nor is this all: those who use force towards this aim are revered and rewarded.

Among all these sinister crimes, this report will attempt to throw light upon one of the most contemptible, one that the state has been relentlessly committing recently under orders of Erdoğan: forced disappearances, abductions, and quid pro quo renditions of the dissidents in Turkey and abroad. It will also attempt to show how the autocratic regime has been employing state institutions as well as what appear to be non-governmental organizations (NGOs) as visible actors in the process of its persecutions.

Besides the fact that the magnitude of such efforts to silence, persecute the dissenting voices has not abated within the borders; the Turkish state has also escalated its cross-border operations against the dissenters. These unbridled and often reckless actions have caused in many cases problems in relationships with other governments since such engagements are a clear violation of international treaties. Such actions are considered a direct interference in other countries’ domestic affairs, as well as an unconcealed denial of their national sovereignty.

It goes without saying that these clandestine operations also pose a crime against humanity, and, as evident in the UN practices in similar cases, may become subject to international tribunal proceedings. Unfortunately, in this sense, Turkey has descended to become a part of the club of countries which hardly respect the foreign jurisdictions while conspiring against persons or communities they deem the enemy. North Korea stands out as a notorious example, as it uses enforced disappearances, abductions, renditions, and assassinations of political opponents as an ordinary practice to eradicate the figures it finds “inconvenient” for its stability. How unfortunate it is to see the public indifference in Turkey as Erdoğan steers the country, which had once been a regional model for its seemingly successful combination of Islam and democracy, towards the path of the most oppressive regimes of the world, with such despicable and inhumane actions of enforced disappearances, torture and murder.

An enforced or involuntary disappearance is a direct assault on human rights, which cannot be legitimized on any grounds in terms of international law. Neither can it be conceivably acceptable in terms of humanity and conscience. The Declaration on the Protection of All Persons from Enforced Disappearance provides a satisfactory definition for this crime. Proclaimed by the UN General Assembly in its resolution 47/133 of 18 December 1992 as a body of principles for all States, the declaration defines an enforced disappearance as incidents in which “persons are arrested, detained or abducted against their will or otherwise deprived of their liberty by officials of different branches or levels of Government, or by organized groups or private individuals acting on behalf of, or with the support, direct or indirect, consent or acquiescence of the Government, followed by a refusal to disclose the fate or whereabouts of the persons concerned or a refusal to acknowledge the deprivation of their liberty, which places such persons outside the protection of the law”.4 How can one justify such a vicious act?

What is even worse is that the Turkish authorities have only rarely repudiated extreme and illegal measures to silence the opposition. On the contrary, the top government officials have boasted of them to win the favor of the masses for domestic political gains. Even bureaucrats from security and intelligence units have embraced such practices. The Turkish media, which has almost completely become a subservient tool of the government and a loyal amplifier to propagate Erdoğan’s messages to the masses, is brimming with success stories of how people are beaten and snatched in front of their children and wife or with “delightful” details of how these “bad guys” were whisked away from a foreign country — with or without the cooperation of the officials of that country — as if they were not talking about the devastation of real lives, but rather narrating fictional spy thrillers.

This report aims to put a particular focus on these devastated lives: to examine abductions and enforced disappearances by the Turkish state inside and outside its borders. It tries to include as many cases as possible by resorting to open resources, as well as by trying to get access to the personal accounts of those who survived.

Background

The Erdoğan’s regime has traditionally made the capital of such shady methods to attack its enemies and the groups it sees detrimental to its core establishment. The Kurdish opposition, for instance, has long been a usual target for surreptitious assaults and assassinations. Likewise, leftist groups, communists, and Alevites have also been subjected to similar underhanded actions. During its fight to exterminate the Kurdish separatist insurgency, thousands of victims were vanished, especially in eastern and southeastern Anatolia. Even today, two decades after their disappearance, the mothers of abducted and most likely killed children meet every Saturday in İstanbul to ask for at least a graveyard for their children. In recent years, however, the main victims of the extrajudicial practices have been the members of the Gülen movement or Hizmet.

Gülen movement’s supporters mostly agreed with AKP’s policies that strengthened the country’s democratic institutions while forcing the anti-democratic elements of the established state to retreat. However, as Erdoğan became increasingly more enthusiastic to fill the void left behind by the defeated ancient régime with his own dictatorial desires, the relations between the two groups deteriorated. Erdoğan accused Hizmet of perpetrating a plot to topple his government in December 2013 with two graft operations that implicated some businessmen close to him as well as a few members of his government and started a massive campaign against the movement.

Here, a paragraph must be inserted to briefly recall the dramatic overturn of the relations between the AKP and Hizmet, which also marks the time when the country started severing its already flimsy connections with the rule of law. When Erdoğan’s network of shady relations was laid bare by the corruption operations, the politician promptly declared that his government was under attack by the global powerhouses which didn’t want Turkey’s rise again as a regional actor and that these secret organizations assigned Hizmet to finish off his party, the only hope for the revival of the old magnificence of the country. His declaration paved the way to justify his undemocratic measures and dark propaganda against members of the movement. In just a couple of days, he changed his rhetoric utterly from praising how aloof a movement of sincerity and devotion the Hizmet is, to how fiendish a demon it actually is and that it is responsible for all evil in the country. Erdoğan said Hizmet volunteered to become a puppet of the nation’s foreign enemies and so it is also the enemy of the people and for this very reason, a total annihilation would be good for everyone. This reasoning, inspired suddenly by the corruption cases, interestingly convinced Turks, possibly owing to the extremely loyal media power Erdoğan has and to the general inclination of ordinary Turkish people towards accepting conspiracy theories. The further away the conspiracy theories are from reality, the more credible they become, especially when they are repeated by such a powerful figure as Erdoğan. The politician lost no time in hitting the roads and started public rallies all around Turkey, sometimes in three different cities in a single day, to tell the same lies to the masses, while every single message from his mouth was multiplied by the media to reach millions over and over again. At the same time, the prosecutors and law enforcement officers who had participated in the corruption operations were either demoted or assigned to insignificant units, contrary to current laws. Erdoğan’s next step would be to seek cooperation against the common enemy with the former actors of the deep state, who had been forced to retreat after their coup plans were exposed.

A systematic and sweeping purge of the critical figures in the state bureaucracy ensued; the victims were largely the people affiliated with the movement. Following the failed coup of July 15 in 2016, which Erdoğan blamed on Hizmet and its leader, the purge became even more widespread, and the methods turned more vicious.

Hizmet had been labeled as a terror organization by Erdoğan’s cabinet as per the recommendations of the National Security Council (MGK), a still powerful unit of the former regime, but a considerable portion of the domestic public opinion was still in favor of Hizmet, as the movement had always praised peace over violence, dialogue over conflict and education over everything else. Gülen had frequently maligned anyone resorting to terror in the name of Allah as non-believers and the most dangerous enemies of Islam; therefore, many were still shrugging off Erdoğan’s defamation campaigns and his continuous attributions of terror to Gülen and his followers. But after the July 15th botched coup attempt, with the help of a torrential flood of a one-sided narration of the coup details, it didn’t take long until public opinion completely turned against Hizmet and its leader, even though they were disavowing the coup repeatedly from the first moment on. With the help of an enormous public outrage against anything and anyone related to the Gülen movement, Erdoğan found the strength and excuse to disregard any obligation to stick to laws, fairness, and mercy. When he shouted in public rallies that all Hizmet followers must be exterminated, he got applause. When he ordered the plunder of the properties of Hizmet members, he got cheers. When he asked people to snitch on their relatives and friends from Hizmet, he got standing ovations.

Profiling and persecution of members of the Gülen movement was now not only a leisure pursuit of ordinary people, but also a task assigned to the state’s institutions, government agencies, AKP bureaus, and elected and appointed local administrators from governors to chiefs of villages.

Embassies were also commissioned with coordinating the profiling and spying activities on the expat members of the Hizmet movement. These missions included a variety of operations from mere intelligence gathering and stalking to threatening, harassing, and even physically assaulting the critics of Erdogan. It is quite likely that embassies have also been actively involved in the preparation and logistics phases of abductions and renditions. The mastermind and executer of the operations was Turkey’s main spy body, the National Intelligence Organization (MİT). The Presidency for Turks Abroad and Related Communities (YTB), as well as the Turkish Cooperation and Development Agency (TİKA), were also active participants in the covert intel operations around the world.

Ironically, the Religious Affairs Directorate (Diyanet) also joined the lynch party as a voluntary contributor to the assignment by the MİT to identify people critical of Erdoğan within expat communities, in clear contradiction to the obligatory assignment by the religion to help these people become brothers and friends.

Turkish preachers from the Turkish-Islamic Union for Religious Affairs (DİTİB) have been actively employed in these intelligence-gathering activities at the government’s request. Even though these were initially said to be “false media claims,” Secretary-General Bekir Alboğa later confessed that “a few” imams provided information to the Presidency of Religious Affairs.

Furthermore, as per later news, German police investigations revealed that these accusations may only be the tip of the iceberg, meaning that such efforts could be taking place across Europe, such as the Netherlands, Switzerland, and Belgium.

State-run news companies, Anatolia News Agency (AA) and Turkish Radio and Television Corporation (TRT), spared no effort to follow the dissenting figures and make sensational stories about them in the countries where they operated. The Yunus Emre Institute and the Maarif (Education) Foundation, which acted hand in glove with the Turkish government to forcibly seize the educational institutions built and operated by the Hizmet movement in various countries, were also active participants in the clandestine warfare against the Gülen movement across the world.

Last but not least, government-funded private think tanks and organizations like the Union of European Turkish Democrats (UETD), the Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA), and the Turkish Heritage Organization, must be counted among the essential actors. They organized panels, conferences, and events, as well as issued a variety of publications, to disseminate ideas designed to bleach the government’s extrajudicial, arbitrary, and inhumane actions as inevitable measures taken at extraordinary times. They have also vied to garner support for Erdoğan and his party among Turkish communities while at the same time collecting information about the owners of the voices against Erdoğan within these communities.

Based on such underhanded investigations and espionage, the Erdoğan’s regime would first ask the rendition of its critics from the countries they were lawfully residing in. Depending on the nature of its relations with them, Turkey first asks through legitimate channels for the deportation of the people it is seeking. If this step proves unsuccessful, Turkey then attempts to offer bribes or use its influence to pressure these countries to hand over the wanted persons. The different milestones of this path are formulated in a report by the EU’s Open Dialogue Foundation: “When non-democratic states do not succeed in attaining extradition by legitimate methods, extra procedural forced expulsions (case of the employees of the Turco-Moldovian lyceum Orizont) or abductions (case of Vladimir Yegorov, Aleksandr Frantskevich, Murdali Khalimov) of the wanted persons often take place. Such actions are implemented on the basis of cooperation between the law-enforcement agencies and special services of both states, in secret, without observing lawful procedures, thus depriving persons of the opportunity to defend their interests in court (cases of Abdullah Büyük, Aminat Babayeva, Yusuf İnan, Salih Zeki Yiğit, Alma Shalabayeva, Muratbek Tungishbayev, Zhaksylyk Zharimbetov).

Enforced Disappearances in International Law

Enforced disappearances have universally been categorized as some of the most heinous crimes that can possibly be committed by malicious state actors. All relevant instruments of international law expressly forbid enforced disappearances, given that the act entirely circumvents avenues of due process while inflicting undue trauma upon both the abducted and the relatives of the abducted.

In a straightforward definition of “forced disappearance”, the Convention on the Forced Disappearance of Persons states, “forced disappearance of persons is… a grave and abominable offense against the inherent dignity of the human being.” The Convention also adds, “forced disappearance of persons violates numerous non-derogable and essential human rights” and reaffirms that the systematic practice of disappearance “constitutes a crime against humanity.” The International Criminal Court expands upon this definition of enforced disappearance, detailing it as the “arrest, detention or abduction of persons by, or with the authorization, support or acquiescence of, a State or a political organization, followed by a refusal to acknowledge that deprivation of freedom or to give information on the fate or whereabouts of those persons, with the intention of removing them from the protection of the law for a prolonged period of time.”
Finally, one of the most recent instruments of international law, the 2006 Convention on Enforced Disappearance, Article 1, provides an indubitably worded right to all persons:

“No one shall be subjected to enforced disappearance.”

A signatory to the United Nations’ Conventions, the Republic of Turkey has violated international laws and the human rights of its victims in all countries detailed in this report. Furthermore, the Turkish administration has utilized baseless national security arguments to justify its egregious behavior across the world. The Turkish government’s unabashed attempts to terrorize Turkish nationals across the world has violated the sovereignty of states in 16 known cases detailed here. International law prohibits the use of enforced disappearance under all circumstances as follows:

“No exceptional circumstances whatsoever, whether a state of war or a threat of war, internal political instability or any other public emergency, may be invoked as a justification for enforced disappearance.”

The Republic of Turkey, the current Turkish government is overseen by Recep Tayyip Erdogan, and all relevant actors involved in the process of terrorizing, abducting, and transporting people around the world to further their objectives continually violate widely recognized international laws, national sovereignty of countries subject to such operations, and local rules and regulations of relevant countries. In sum, the Erdogan Regime and its constituent parts, especially members of the intelligence community taking part in worldwide operations have committed crimes against humanity. Crimes against humanity have no statute of limitations.

Turkey’s extraterritorial incursions to kidnap dissidents and its similarly egregious actions in its own jurisdiction have been substantiated with many cases, and this report will attempt to shed light on as many cases as possible. Nonetheless, one needs to first examine the grounds the Turkish authorities base their actions on.

On April 17, 2014, the Turkish Parliament empowered the National Intelligence Organization (MİT) with the legal authority to conduct undercover missions outside Turkey’s borders with a critical change in Law number 2937. Another important change was introduced in 2017 with the decree-law number 694 that rendered the MİT subordinate directly to the presidency and the President was assigned as the chair of the National Intelligence Coordination Council (MİKK), which would become the main strategy-making body for MİT’s moves outside Turkey.11 MİT now became able to realize to-the-point operations without facing any impediments that could have arisen if parliament had not been bypassed by attaching the agency directly to the almighty presidential post.

As we will discuss in the proceeding parts, although the domestic reactions to the MİT’s covert operations inside and outside the country have been limited, they garnered huge repulsion from certain states and international organizations, as its actions were perceived as a form of deprivation of liberty.

An individual’s right to liberty can be compromised so long as it is in compliance with international law. Article 9 of the International Convention on Civil and Political Rights and Article 5 of the European Convention on Human Rights clearly defines the arbitrary deprivation of liberty as a lack of respect to grounds and procedures prescribed by law. Both articles provide in indisputable terms the conditions that any individual must be well informed, promptly or at the time of arrest, of the reasons for their arrest and of any charges against them in case of arresting. Furthermore, any individual must be brought before a judge or a similar judicial authority without delay.

However, in Turkey’s practice, people are abducted without even knowing what their crimes are or who exactly has captured them. They appear in court only after months of heavy tortures, if they are lucky to live long enough. Indeed, they can’t see even the faces of their abductors or torturers, much less their lawyers or families.

Turkey’s abduction operations abroad have in some cases been in cooperation with the hosting countries, while in others, the Turkish operational units simply utilized underhanded methods, drawing strong reactions from those countries. For example, the Mongolian Deputy Foreign Minister Battsetseg Batmunkh denounced the abduction attempt of the Turkish teacher Veysel Akçay on the grounds that “it is an unacceptable act of violation of Mongolia’s sovereignty and independence and Mongolia will strongly object it.” The Turkish Ambassador in Ulaanbaatar would, without a moment to spare, reject any kind of knowledge or involvement in the operation.

Another harsh backlash came from Kosovo after Turkey kidnapped five teachers and a medical doctor who had affiliations with the Gülen movement. Kosovar Prime Minister Ramush Haradinaj fired his interior minister and spy chief for their alleged complicity. Kosovo’s Foreign Affairs Ministry issued a stern statement in which it said, “the arrest and deportation of the Turkish citizens with a regular residence permit … is … in direct contradiction to international norms.”13 Erdoğan lambasted Kosovo’s PM, who had said the followers of the Gülen movement “were not deported but were stolen,” as if he was talking to one of his underlings or to any Turk who dared to question him, saying Haradinaj would “pay” for what he did. Enver Robelli, a prominent Kosovar journalist, told Al-Monitor about Erdoğan’s unbridled disparagement of the Kosovar PM: “People are irritated that Erdogan attacks the prime minister. Most [local] media [report that] Erdogan behaves as if he were the king of Kosovo.”

Nate Schenkkan from the Washington Post wrote, “The idea that Turkish intelligence would brazenly abduct its citizens from a country with which it has putatively good relations is a shocking offense against both international human rights standards and bilateral norms.”14 Schenkkan elaborated on Turkey’s flagrant “transnational repression.”15 He asserted that Turkey has pursued an aggressive policy to silence its perceived enemies in at least 46 countries.

Additionally, he recounted the allegations that it was abusing the Interpol as a political tool to target its opponents. “Ankara has revoked thousands of passports and achieved the arrest, deportation, or rendition of hundreds of Turkish citizens from at least 16 countries, including many who were under UN protection as asylum seekers. It has successfully pressured at least 20 countries to close or transfer to new owners dozens, perhaps hundreds, of Gülen movement schools,” he wrote.

The regime’s blatant moves against the followers of the Gülen movement have also been registered in detail by the Human Rights Watch (HRW) in its annual country reports since 2017. The report wrote under the Torture and Ill-Treatment in Custody section in 2017: “Cases of torture and ill-treatment in police custody were widely reported through 2017, especially by individuals detained under the anti-terror law, marking a reverse in long-standing progress, despite the government’s stated zero tolerance for torture policy. There were widespread reports of police beating detainees, subjecting them to prolonged stress positions and threats of rape, threats to lawyers, and interference with medical examinations.”17 The report mentioned the abductions by “unidentified perpetrators believed to be state agents” in at least six cases. The report for 2018 marked the continuation of allegations of torture, ill-treatment, and cruel and inhuman or degrading treatment in police custody and prison and the lack of any meaningful investigation into them as a source of deep concern. Furthermore, it would also lambaste the lack of any effective investigations into these serious assertions by the judiciary.

The same report for the next year recorded only exacerbation in these sources of concern without any sign of progress.19 Different from the previous reports, it would point to a pervasive culture of impunity for members of the security forces and public officials implicated. The report would also criticize in harsh terms Turkey’s barring of the publication of reports on the findings of the European Committee for the Prevention of Torture (CPT) in their two visits to detention places in Turkey. “Turkish authorities continued to seek the extradition of alleged Gülen supporters, many of them teachers, from countries around the world. Countries that complied with Turkey’s requests bypassed legal procedures and judicial review. Those illegally extradited in this way were detained and prosecuted on return to Turkey,” the report asserted.

Confessing Abductions

Despite undeniable evidence that the enforced disappearances were carried out openly or covertly by several state institutions, mainly by the intelligence and the security units, different government representatives and bodies have vehemently rejected accusations in their official statements. Despite that, their deliberate or on-impulse confessions are available even in the sources that are publicly accessible. Although it is universally accepted as a heinous transgression of the basic human rights and is widely shunned, Turkish authorities have interestingly defended abductions of dissidents in Turkey or abroad, not in blurted-out blunders but in deliberately stated confirmations. In the following paragraphs, some examples of such remarks will be highlighted.

Before proceeding with its abductions, Turkey first tried to capture the dissidents through formal mechanisms and within internationally approved norms, such as requesting the extradition of Gülen movement members. But as its demands were turned down in some countries, especially in the democratic world where the supremacy of law is respected, the Turkish government started to use extrajudicial ways like abductions to bring these people back.

Thinly-Veiled Threats by the Politicians

Turkish president Erdoğan has encouraged his loyalists time and again to make life unbearable for Hizmet followers and ordered law enforcement units and intelligence officers to kidnap his critics and punish them, even hinting vaguely of their murders. For instance, in one of his speeches, he said: “Some countries eliminate terrorists whom they consider as a threat to their national security, wherever they are. This means they accept that Turkey has the same right.” He then hinted about his target: “This includes the terrorists they shake hands with and praise. I hope we will have good news for the nation on this matter soon.”

In one of his early statements in September 2016, he would say that “no country or region around the world will ever be a safe haven for FETÖ and its militants.” The Turkish autocrat described the members of the Gülen movement as cancer cells that must be exterminated, leaving no remnants. “Those who fled abroad before or in the murky atmosphere of the coup d’état should never feel safe. … The children of this country should return and tell whatever they know to the relevant authorities. If they don’t, they’ll pay for it. At any rate, we won’t support them as our citizens. … We will take due action wherever they are captured,” he said.

Similar comments would spill from Erdoğan’s mouth during a joint press conference with Kosovar President Hashim Thaçi in Ankara on December 29, 201624: “Our crackdown on them both at home and abroad is underway and will continue to be the case in the future. Wherever they flee, we will be hot on the heels of the leaders and militants of terrorist organizations.”

Former Deputy Prime Minister Bekir Bozdağ nonchalantly admitted that Ankara’s spy agency “bundled up and brought back” 80 suspects against their will, as part of their global response to so-called threats to Turkey’s security from the Hizmet movement. He also called the capture of Turkish dissident s from Kosovo, which had caused a serious commotion in that country, as “a great success.”

Commenting on the Kosovo abductions on the state-run TRT radio, Erdoğan’s lawyer Hüseyin Aydın also said similar abductions by the Turkish intelligence would continue. The Kosovo operation was not marking any “paradigm shift” for the MİT, and it wasn’t the first of its kind, said Aydın. “Fugitive Gülenists will walk looking behind their backs all the time. The National Intelligence Organization will continue its operations everywhere. After the government’s success at home, there was a need to carry out operations targeting the movement’s overseas network,” he threatened.

Following suit, the other members of the Turkish government, as well as loyal followers of the president, have expressed similar thoughts. There have been repeated calls for kidnapping, killing and torturing of Gülen followers from these circles; nevertheless, even though these are heinous hate crimes, prosecutors simply turn a deaf ear to any such threats if they are leveled against Hizmet members. This is a public craze, an unfathomable intemperance that is hardly tolerated even under actual war conditions. Even warring sides try to avoid atrocities against civilians, especially children, the elderly and women. However, different units of the state and the civilians, chiefly Erdoğan himself and his zealot loyalists, have repeatedly called for abduction and torture, even murder, of any Hizmet member in Turkey or abroad — even if they are elderly or women — and the plunder of their properties.

Erdoğan’s son-in-law even publicly encouraged the AKP zealots to kill Gülen movement followers, saying he would butcher them wherever he sees them without even batting an eyelid.27 While talking to a group of students that were granted scholarships to study abroad, Berat Albayrak said, “This gang of traitors is now pouring their poison and treason in cooperation with a disgusting ‘diaspora network’ all around the world to smear and betray this nation and this religion abroad. … If I were you, I would not have been able to restrain myself, I would have butchered them wherever I saw them. … These fugitives, stateless traitors, live very normal lives,” he added.

Erdoğan’s spokesperson İbrahim Kalın, as he was answering questions from the press on September 21, 2018, said, “Now, look, it may be the US or some other places, other countries in which the FETÖ nested, or some other regions, the operations by our relevant units and institutions in these places will continue uninterrupted. Therefore, they will continue feeling the breath of the state of the Turkish Republic on their necks. No one must ever doubt about this. Of course, I am not able to give you any details as to which countries, here or there, but anything may happen at any place. Let me express that our president has a clear order on this matter and that our units have been conducting professional efforts at the fullest possible extent. There may be operations in other regions, too, similar to the one in Kosovo. The Turkish Republic will not allow FETÖ to inhale a peaceful breath, everyone must know this.”28 The Kosovo operation he was referring to had stirred a huge backlash in the Balkan country as its Prime Minister stepped up to sack the internal minister and the head of the security forces for their negligence, which tainted the country’s sovereignty and made Kosovo seem like an unchecked and unprotected field where the agents of other countries could freely do whatever they want.

Turkey’s Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said on April 4, 2017, “We do not stop chasing after them [Gülen movement participants] at home and abroad. We are breathing down their necks. We won’t give these traitors and dishonorable people room to breathe.”29 He would repeat the same threats over and over again by using the exact same words in a venomous tone as he spoke in Antalya in February 2019: “We are breathing down their necks. We will grab their necks and bring them back to Turkey. We will make the whole world a dungeon for them. We are hot on their heels all across the world. We are closing their associations, schools. We are closing down them all, or we are making them closed down. Lastly, Pakistan Constitutional Court declared them a terror organization.”

In some other incidents, the Turkish authorities revealed their plans to resort to underhanded operations against the members of the Gülen movement. Interior Minister Süleyman Soylu, for example, asserted on March 2017 that the Turkish state units have plans to whisk away the opposition figures, who had escaped the AKP persecution and sought refuge in Germany as political asylees. “One day, these FETÖ terrorists may be shocked to see where they are located, you know. I’m telling you from here, it is not that easy.”31 In one of the most famous such incidents that also kicked up a row in the US, the US President Donald Trump’s national security adviser Mike Flynn allegedly discussed with representatives from the Turkish government a $15-million offer in exchange for delivering Fethullah Gülen to Turkey.32 This single case alone depicts the exorbitant plots the Turkish government has schemed and ventured even in the US, much less the countries with less established democratic institutions. Within its own borders and abroad, the Turkish government will continue to round up and bring in the dissidents to fill its currently-under-construction 228 new prisons.

Threats From Loyalists

Pro-government figures not only from politics but also from the media, also encouraged abduction, torture, and killing of government dissidents in Turkey and abroad. Erdoğan’s former speechwriter Aydın Ünal, for instance, penned threats bluntly against the Hizmet members in his column in a pro-government media outlet. The following quote is taken verbatim from his column in Erdoğan’s Yeni Şafak newspaper: “Certain Fetullahists continuing to live does not serve the interests of neither Gülen nor U.S. intelligence. They should prepare for the extrajudicial organization executions approaching, rather than conduct an operation through the judicial theater.”34 When he wrote these lines, he was also an MP of Erdoğan’s party. He claimed that the Hizmet would do something like this to journalists in exile since their lives would no longer “serve the interests of the movement.” These lines, however, were nothing but providing an early excuse for the MİT’s covert operations to assassinate these dissidents.

Another pro-government journalist, Cem Küçük, made an even direr statement. During a live television program, he insisted Turkish intelligence agencies kill family members of people who were arrested over their (alleged) affiliations with the Gülen movement. He was very critical even about the prosecutors, who had notoriously been very tough on the followers of the Gülen movement, accusing these prosecutors of being excessively lenient. He suggested that instead of asking questions and taking answers in conventional ways, the detained people must be subjected to a variety of tortures during their enforced stays in prisons. One of his suggestions to effectively convince Hizmet members to confess their attributed crimes was to “to hang them out of the window by their legs.”

Unfortunately, the Turkish state is already executing much worse cruelty against the alleged members of the movement. There are innumerable grueling accounts of how Hizmet members are treated in prisons.

The threats that come from Erdoğan’s zealot followers must also be noted. There have been countless physical assaults against members of the Hizmet movement inside Turkey, but there are concrete signs that the acts of intimidation and cannonade are being deliberately organized in other countries as well. For example, some German press outlets reported that AKP MP Metin Külünk was ostensibly providing funds for the Turkish “Ottoman Germania” gangs. There are surveillance camera records showing this politician in contact with the gang members while allegedly giving them money. A ZDF news reported evidence that Ottoman Germania was indeed assigned to carry out attacks on the Turkish dissidents living in the country. A former member of the European Parliament Ozan Ceyhun wrote on social media, “Gülenists in Germany will have many sleepless nights. We owe that to our martyrs.” Likewise, Dursun Baş, the chairman of the German branch of the Union of European Turkish Democrats (UETD), addressed two members of Stiftung Dialog und Bildung via Twitter, saying, “How do you dare to go out on the streets? For you, there will be no easy death.”

Sedat Peker, a mafia leader who was released from prison by Erdoğan in 2014, openly threatened dissidents with death but was acquitted by the court without even a slight warning, much less due to punishment. Peker, who was embraced by Erdoğan on many occasions and has very close relations with the youth of Erdoğan’s party, said, “We will force into the jails after hanging all of whomever we catch on the trees, flag poles. We will hang them in the jails as well. We will hang them on the poles from their necks,” and the court accepted these words as nothing more than normal expression of one’s opinions. People quit attending mosques for regular prayers due to the fear of getting assaulted by partisans, and their buildings were stoned or burnt by arson even in major European countries. Turkish businessman Ali Ekrem Kaynak was killed in Amsterdam sometime after he was verbally and physically assaulted by Erdoğan loyalists over his proximity to the Hizmet movement. There have been similar incidents in the US as well.

Donate Now

 

Read more

FRAUEN, DIE MIT DEN SCHWIERIGKEITEN KÄMPFEN

Ein Graphic Novel über die Frauen, die nach der langen Reise im diktatorischen Regime der Türkei überlebt haben.

15.Juli̇.2016 nach dem putschversuch wurde tausende menschen verhaftet und vor geri̇cht gestellt mi̇t der begründung von, dass si̇e mi̇tglei̇d der gülen- bewegung waren. Hunderte von menschen, di̇e ni̇cht di̇e hoffnung haben, İn der Türkei̇ zu überleben, bemühen si̇ch, das land İllegal zu verlassen, İn dem si̇e si̇ch İn das ri̇si̇ko begeben, di̇e grenze zu überschrei̇ten und dem tod İns auge zu sehen. Es gab menschen, di̇e İn di̇eser schwi̇eri̇gen rei̇se gestorben si̇nd.

Als frei̇wi̇lli̇ge ni̇chtregi̇rungsorgani̇sati̇on İst ast dafür verantwortli̇ch, di̇e rechte der sti̇llen Türkei̇ zu vertei̇di̇gen, bi̇s uni̇verselle menschenrechte und demokrati̇sche regi̇rungsführung als oberste pri̇oi̇tät der republi̇k Türkei̇ etabli̇ert und geschützt si̇nd.

Dieser Graphic Novel wurde von einem Schüler mit Inspiration aus realen Geschichten über das APH-Projekt erstellt.

PDF LINK

Donate Now

 

 

 

Read more

DE VROUW DIE DE TURKSE ZUIVERING OVERLEEFDE

Een graphic novel over de vrouwen die het overleefden na de lange reis in het dictatoriale regime van Turkije.

Erkenning: Na de vermeende couppoging op 15 juli 2016, duizenden mensen verloren hun baan en werden onderworpen aan rechtszaken en procedures op grond van het feit dat ze Hizmet beweging aanhangers waren. Honderden mensen die geen hoop hebben om te overleven in deze slopende sfeer in Turkije, proberen het land illegaal te verlaten door zich te wagen aan het risico om de grens over te steken en de dood tegemoet te gaan om vrij te kunnen leven. Er waren mensen die het heel moeilijk gehad hebben in deze moeilijke en zware tocht.

Advocates of Silenced Turkey (AST) is een niet-gouvernementele organisatie die haar activiteiten op vrijwillige basis uitvoert. Ze hebben het hun missie gemaakt om de stem van de mensen waarvan de rechten ontnomen werden te laten horen totdat de universele rechten van de mens en het democratisch bestuur zijn vastgelegd en niet als de grootste prioriteiten van de republiek Turkije worden beschouwd.

Deze graphic novel is gemaakt door een middelbare scholier met inspiratie uit echte verhalen over het APH-project.

PDF LINK

Donate Now

 

 

 

Read more

LA FEMME QUI A SURVÉCU À LA PURGE TURQUE

Un roman graphique sur les femmes qui ont survécu après le long voyage sous le régime dictatorial de la Turquie.

Reconnaissance : Après la prétendue tentative de coup d’État du 15 juillet 2016, des milliers de personnes ont perdu leur emploi et ont fait l’objet de poursuites et de procédures au motif qu’elles étaient des partisans du mouvement Hizmet. Des centaines de personnes qui n’ont aucun espoir de survivre dans cette atmosphère débilitante en Turquie tentent de quitter le pays illégalement en risquant de traverser la frontière et de faire face à la mort pour vivre librement. Il y a eu des gens qui ont eu beaucoup de mal dans ce voyage difficile et ardu.

Advocates of Silenced Turkey (AST) est une organisation non gouvernementale qui mène ses activités sur base volontaire. Ils se sont donné pour mission de faire entendre la voix des personnes privées de leurs droits jusqu’à ce que les droits de l’homme universels et la gouvernance démocratique aient été établis et soient considérés comme les principales priorités de la République de Turquie.

Ce roman graphique a été créé par un lycéen en s’inspirant d’histoires réelles sur le projet APH.

PDF LINK

Donate Now

 

 

 

Read more

LA MUJER QUE SOBREVIVIÓ A LA PURGA DE TURQUÍA

Una novela gráfica sobre las mujeres que sobrevivieron después del largo viaje en el régimen dictatorial de Turquía.

Tras el “supuesto” intento de golpe de estado del 15 de julio de 2016, miles de personas perdieron sus trabajos y fueron sometidas a juicio por pertenecer al movimiento hizmet. Cientos de personas que no tenían esperanza de vida alguna en esta desafiante atmósfera del país, intentan abandonar este territorio ilegalmente, arriesgando sus vidas a costa de vivir en libertad. Así, desgraciadamente, hubieron personas que, ahogados, perdieron sus vidas en este arduo viaje.

Advocates of Silenced Turkey (AST), como organización no gubernamental que lleva a cabo sus actividades de forma voluntaria, se ha comprometido a defender los derechos de la Turquía silenciada hasta que los derechos humanos universales y la gobernanza democrática se establezcan y se mantengan como las principales prioridades de la república de Turquía.

PDF LINK

Donate Now

 

 

 

Read more

A MULHER QUE SOBREVIVEU AO EXPURGO NA TURQUIA

Um romance gráfico sobre as mulheres que sobreviveram após a longa jornada no regime ditatorial da Turquia.

APÓS DA TENTATİVA DE GOLPE , 15 DE JULHO DE 2016,  Milhares de pessoas perderam seu trabalho e foram expostas  aos processos e julgamentos do Tribunal por ter sido membro do  movimento do Hizmet . Centenas de pessoas, que não têm esperança de sobreviver nesta atmosfera estressante na Turquia, estão se esforçando para deixar o país ilegalmente, arriscando o risco de atravessar a fronteira e enfrentar a morte para viver livremente. Haviam pessoas que se afogavam nessa jornada difícil e dura.

Sendo um grupo civil e não governamental, baseado nas atividades e organizações voluntárias, como defensores do AST, o grupo adotou uma missão de defesa de prática dos princípios indispensável na República da Turquia, como defender os diretos humanos, a ordem jurídica, promover voltar a ter um regime democrático na Turquia e também defender os diretos do povo calado da Turquia.

PDF LINK

Donate Now

 

 

 

Read more

TÜRKİYEDEKİ ZULÜMDEN KURTULAN KADINLAR

Bu Çizgiroman Türkiyedeki zulüm altında uzun bir süreç yaşayıp, ülkesini terketmek zorunda kalan kadınları anlatmaktadır.

15 temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden sonra binlerce kişi işlerini kaybetti ve hizmet hareketine mensup oldukları gerekçesiyle davalara ve yargılanmalara maruz kaldı. Türkiye’de bu korkunç atmosferde yaşama umudu olmayan binlerce insan, özgürce yaşamak için sınırı geçme ve ölümle yüzleşme riskine girerek ülkeyi terk etmeye çalışıyor. Bu zor ve sert yolculukta hayatını kaybeden insanlar var. Başarabilenler, yeni bir hayat kurmak için diğer, nice zorluklarlada baş edebilmek zorundalar.

Gönüllülük esasıyla hareket eden bir sivil toplum kuruluşu olarak, Advocates of Silenced Turkey (AST), uluslararasi insan hakları ve demokratik normlar Türkiye Cumhuriyetinin en büyük prensipleri olana dek, susturulmuş Türkiye’nin haklarını savunmayı bir misyon haline getirmiştir.

Bu çizgiroman APH projelerinde derlenen mağdur hikayelerinden esinlenen lise öğrencisi bir mağdur tarafından tasarlanmıştır.

Çizgiromanın PDF hali

 

Read more

THE WOMEN WHO SURVIVED THE TURKEY PURGE

A Graphic Novel about the women who survived after the long journey in Turkey’s dictatorial regime.

After the alleged coup attempt of July 15, 2016, thousands of people lost their jobs and were subjected to court trials and proceedings on the grounds that they were Hizmet Movement followers. Hundreds of people, who do not have a hope to survive in this grueling atmosphere in Turkey, are striving to leave the country illegally by venturing into the risk of crossing the border and facing death in order to live freely. There were people who drowned in this difficult and harsh journey.

Advocates of Silenced Turkey (AST), as a non-governmental organization that runs its activities on a voluntary basis, has made it a mission to champion the rights of Silenced Turkey until universal human rights and democratic governance are established and sustained as the utmost priorities of the Republic of Turkey.

This graphic novel was created by a high school student with inspiration from real stories on the APH project.

Graphic Novel PDF

Turkish Version PDF Link

 

Read more

THE ILLUSTRATIONS OF A TEACHER IN PRISON

Booklet PDF

WHO AM I?
I was born in 1983, in the city of Zonguldak, Turkey. My mother was a housewife; my father was a retired teacher. We were four siblings, and I was the only male child in the house. Due to my father’s profession, we lived in many different cities and towns and had the opportunity to experience various geographies, places, and people. Though I was never very good at my studies, ever since I was little I always had an interest in the arts, particularly drawing. I don’t remember when I first began to be interested in drawing. When I couldn’t find any paper to draw on, I would go ahead and draw my pictures on the walls of our house. Needless to say, I received a fair share of scolding from my mom on that account. During my high school years, through the encouragement of my art teacher, I enrolled in a painting (drawing) course in the city we lived in. Enrolling in this course naturally paved my way into a great university. After completing my [extended] university education, through the reference from the private school where I completed my internship, I was offered a job in a very nice district/city. (This is, in fact, the place where I hope to settle down one day once I reach my retirement, God-willing.) After working in that position for a year, I had to leave in order to fulfill my mandatory military service. Upon completing my military service, I came back and started prepping for the public employee selection exams. When I couldn’t score enough points to be appointed to a public school, I started working at another private school. Unfortunately, due to some unpleasant situations I came across, I had to leave my job there. I spent the next year preparing for the exams one more time. When I could not again score enough points the second time around, my brother-in-law encouraged me to go to Mardin, a city in southeastern Turkey, where there was a shortage of teachers at a private school there. After working at that school for two years, I met my future wife and we got married. Shortly after I heard about an opening for a teaching position in the city which I had loved dearly but had had to leave years ago. Without wasting any time, I applied for the position. I spent four wonderful years teaching in that city, four wonderful years… after which dark clouds started falling upon us.

WHAT I EXPERIENCED DURING THIS WHOLE ORDEAL

I imagine you are somewhat familiar with what comes next. First of all, our work permits were canceled. When I saw the news on television and learned that a state of emergency had been declared, I did my best to keep calm. I asked my mother-in-law to make us some tea so we could sit and enjoy ourselves and not let this bring our spirits down. My wife ended up crying that evening. I tried to reassure her and told her, “Don’t worry. Even if Allah has blocked one path, He will surely open up another.” Sure enough, after that we worked in many different places, in many different cities. There were times when we were even laughed at and mocked. But never did we ever resort to any embarrassing acts or engage in any disgraceful activities. To this day, I can proudly say that we can hold our heads high and walk with dignity. In any case, the government had already started arbitrarily firing people from their jobs, and some opportunist business owners used that opening to hire these unfortunate victims, paying them less than half the amount of what the job should have paid, not to mention the fact that they were denied any benefits or insurance. I’m talking about people who were just like us. I heard of a teacher that had begun working at a gas station. Some friends of the business owner –who were pro-government–were constantly pressuring him, saying, “What?!! How come he is still working for you? Just fire him!” His answer to their objections was quite meaningful; he had replied, “Find me a guy who is as trustworthy and honest as this one and I will fire this one right away.” As far as I know, that person is still working at that gas station… Before having been taken to prison, I had started working at a publishing house. Since I hadn’t been particularly happy with their work policy, I had left that job. And now after my time in prison, I am working at another publishing house. Thanks and praise be to my dear God, I am among the ones who actually has a job to go to. In a country where more than half of the young population is out looking for work, this is truly a blessing. As I head out to work each morning, I catch myself thinking back to the days I spent locked behind bars. Judging by the surprised looks of the people walking past me on the sidewalk, I’m guessing I probably have a huge smile on my face as my thoughts wander back. I used to be a teacher before all this happened. And not just any teacher… I was a teacher who for nine whole years had gone to every class, every day with the same excitement and enthusiasm as the last!.. Thus, I will use a teacher example to explain the next part of my story. You know when you ask a parent about a teacher– if they happen to know the teacher you are asking about–the first thought to cross their mind will probably be, ”Let’s see, was there anything negative about this teacher?” (Of course, they’ll probably be keeping this thought to themselves.) If they can’t think of anything bad, then they’ll say the teacher was ok and kind of brush that off as an answer. The reason? If you ask me, it’s just how people naturally react, that’s all. The first thought to enter our minds about a person is the bad memories they left us with (if any). When you think back about a previous teacher, the things you remember are whether you experienced anything negative with that teacher or not. Now, coming back to my own story, when people ask me how it was on the “inside,” first of all, a great big smile spreads across my face. Then I remember the jokes, the pranks, the fooling around and the sweet mischief, the chitchats around a pot of tea, our excitement for the “snack bar” day, and our deep conversations that extended well into the night. In all honesty, the bad memories are the ones that I remember the last. Now you ask me, is this normal? I should probably start off with telling you that I, myself, am not your typical, normal guy. I can say that I had already somewhat driven myself out of my mind years ago with all the doodling and drawing and the shaping clay into statues and sculptures and crushing them into tiny bits after taking them from the mold, and whatnot… Or maybe it was because I had no bad memories from the “inside.” The people I was in prison with were all educated people, well-mannered and people of good character. The couple of months I spent with them was not wasted with problems like having to learn to adapt to a new environment or wait until we “clicked” with the others. It felt as though I was staying with childhood buddies that I had known my whole life, arm in arm, hand in hand, lighthearted fun and ruckus all around. There was hardship, though, I cannot deny that. And I try to portray that in my drawings. In fact, you’ll see later on that I had a special wish regarding this matter, during the time I was in prison (which may surprise you a bit). The coup attempt that took place in the country was a kind of revolution that had completely different effects on the people going about their lives outside and on those of us who were locked “inside.” We had now become “the other.” People who knew us, who knew who and what we were, would not even walk on the same side of the street with us anymore, they would change their paths once they saw us coming. I didn’t let this become a concern of mine. My own father was among the first to be taken into custody during the initial operations carried out in the city of Konya. I cannot forget the day he was taken away. They just showed up at our house early one morning and took him away before we even had a chance to understand what was going on. God bless them, at least they were considerate about it; they did not shout about or throw insults like the stories we had heard of others. I spent some time looking for work here and there. Naturally, almost every door I went to closed upon me. In fact, during one of my interviews, the man who would be hiring me openly said it to my face: ”Brother, I’ll be honest with you, you are just the guy I am looking for, but if I go ahead and hire you I’ll be getting myself into trouble.” We had to go back to the town where I last worked so we could gather up our belongings and leave, and while we were there, one of our neighbors decided to report us to the police. They came straight away, and I spent that evening in custody. I cannot erase the image I have in my mind of my mother with her teary eyes. First my father, and now me… The next day I was released under judicial control. A couple of days later we changed our official address and settled down in our second hometown. Meanwhile, both my father-in-law and brother in-law were also arrested. They needed someone to look after their business and take care of things on their farm. And so, even though I knew nothing about working the soil, I found myself atop a tractor harvesting carrots on thousands of acres of land just so I could help them out somehow. Though it was difficult at first, I found that in time I grew to like it. After my brother-in-law was released and he could take over and the workload eased up a bit, I could look for jobs in my own field of work. Upon returning to Konya, after doing some odd jobs here and there, I finally started working at a printing center. Meanwhile, my father was transferred to the Alanya prison. Every once in a while I would go and visit during open visitation, but it was my mother who mostly went to the visits because of the distance and expenses involved. Someone I used to work for, and who I loved and respected dearly, vouched for me and I started working at a publishing house after the Ramadan Eid festival were over. Yes, I was working now, but only a month into it and it was time for the court hearings. The hearings took three days. I went in all three days, and I sat and listened. On the second day, before the court adjourned for the day’s lunch break, the judge turned to me and said, “Yes, let’s listen to what you have to say also.” He had the SEGBIS (Sound and Video Information System) closed down. I spoke about my work history. There was no record regarding a report filed in my name, or my name being mentioned anywhere specific, etc… Everything was running smoothly, then the judge spoke again, “Look, our own children were educated in these institutions as well,” and the prosecutor’s head bobbed slowly up and down as if affirming what the judge had just said. Then he asked me the question, “Do you think they were the ones to carry out this coup?” I knew this was a trick question, but still I fell into their trap. Rather, I should say, there were some possible answers I could have given, but I just couldn’t. (It was like Allah did not allow me to say it, I’m guessing that there is some kind of divine wisdom behind my being taken in.) My answer was (as recorded in the official report), “I do not believe that the individuals I worked with in these institutions were members of a [terrorist] organization. In fact, I do not believe they had any relations with either the December 17/25 operations or the coup attempt which took place on July 15, 2016. I am among those individuals who believe that the members of this [social] structure have not committed the act of staging a coup. I see Fethullah Gulen as a leader with a specific religious vision/perspective. I do not believe that he has engaged in any activities which aim to disintegrate any government or state. I have never been a witness to any testimonies delivered by himself to that effect. I believe that the events which took place on July 15, 2016 were forged and were false actions. I am among those who believe that such a coup was merely a stage act.” The court room was dead silent– no sound, no movement at all. The judge spoke to me, “You do understand that this is the high criminal court, you may very well be arrested.” I do not remember anything I said from that point onward. For the first time in my life, my blood sugar levels plummeted, and I felt a dizziness in my head. I held on to the railing in front of me to keep my balance. As I was about to collapse onto the floor, I lowered myself down and just sat on the floor. I asked for some water. The court clerk looked at me, eyes wide open as if to say, “What on earth did you just do!” The judge ordered the clerk to take a record of what I had said, the most significant parts at least, and said to me,”You will come back for the hearings this afternoon, and the ones tomorrow. If you fail to come on your own, I will see to it that the police make sure you come here.” “I understand your honor,” I replied. My mind was telling me right then and there that I would be arrested for sure. When I made it home at the end of the day, I told my wife all that had happened throughout the day. The next day’s hearing was a very short one. The interim decision was announced right away. I was under arrest. My first encounter was with the handcuffs. What we saw only in movies and on television had become the reality of our own lives now. As I was being taken to the hospital for the routine check-up, with permission from the police I called up my wife to inform her of what was going on. She couldn’t say anything except shed tears on the other end of the line. I don’t know whether it was from the shock of it all or just me trying to keep my calm, but there were no tears or any sense of sorrow on my end. I was finally taken to the prison. After taking my information down, the guardians casually conversed on which ward to send me to, displaying such levity as if they were playing the lottery or some other game. When I heard B11, I was all ears since my father had also been kept in that same ward. I entered the ward and looked around hoping to see a familiar face when right before me stood the general director of the institution that I had been working for. “What are you doing here?” he asked me. I told him the whole story. I admit, I did cry a little bit then. “Are you hungry, let’s fix you something to eat,” they offered right away. As I ate, all my fellow “inmates” came over to say sorry for what had happened, asked my name and started up conversations to welcome me in. I stayed in that ward for about two weeks. Even the district governor from our hometown was there. From professors in the university to former police officers, people were there from all walks of life. I don’t remember the exact date, but on one of the weekends we even had a “çiğ köfte” (traditional dish made with crushed wheat, tomato paste, herbs and spices, usually eaten as comfort food) party. We bought the supplies from the snack bar. One of our friends in the ward “kneaded” the delicacy. We prepared the “ayran” (traditional yogurt drink) and spread out our blankets in the courtyard. We ate and had a good time, we even enjoyed our tea afterwards. It was a truly extraordinary day spent in an extraordinary location. Towards the end, some friends grew so enthusiastic that they even started singing marches from Ottoman times (the Plevne march). I guess the prison guards were listening to us from the top floor because the guards immediately rushed over and shut the doors. The next day we received a written notice. Because of the march sung the day before, an investigation file was being opened on our ward. It was obvious that things were going to turn sour. A few days later the whole ward was dispersed, and everyone was sent somewhere else. We gathered in the courtyard and said our goodbyes. I cried a lot, it was a heartbreaking separation. I was sent to ward C7 with two other retired police officers. I stayed there for six weeks. It was about a quarter the size of the previous ward- -a small, tiny ward– but it was all the more sincere and warm. Like all the other wards, it was filled with educated gentlemen. From the morning until the afternoon, prayers books were read and conversations circled around the material that was read. When the afternoon prayer time rolled around, those of us who felt young gathered up and played some volleyball in the courtyard. I spent the Eid al-Adha (Festival of the Sacrifice) in that ward. It was an Eid that I will never forget and will always cherish. Among my fellow inmates was a former student’s parent and a doctor who had previously stayed in the same ward with my father. A project being drawn up by the Ministry of Justice was revealed. They were planning to mix inmates like us together with criminals of petty offenses. They had chosen Konya to be the pilot prison to try out this new plan, but their plan did not operate like they had intended. So, one Tuesday morning, I was taken back to my old ward once again. This time around, the number of inmates had increased, the faces had changed, even the atmosphere felt a bit different. It didn’t feel as comfortable as it used to be. Because it was more crowded now, everything from sleeping arrangements to the long bathroom lines, felt like a big issue now. Thank God, though, despite everything, days were going by quickly, with no fights or any uproars. A couple weeks later, the Konya “Çatı” file (in which many individuals were being tried for the same crime) hearings started. Some of the inmates in our ward were also being taken to the court as part of these hearings. One day, as we were waiting for our friends to come back from the hearings, someone had slid open the window opening on the ward door, asking for me. I had been outside in the courtyard while this was happening, and I rushed to the door when they said my father was calling for me. I was in shock. I couldn’t believe my eyes. It had been months since I had last seen my father, and now he was standing right across from me. I held his hand so tightly, and we talked for a bit. He looked around at my ward and greeted some of the familiar faces he saw, and then all of a sudden they shut the window. It turns out they had secretly opened the window when waiting in the corridor. His friends had kept watch and covered for him. (I tried to illustrate this in the drawing No.24) This was bound to happen when his petition to have us stay in the same ward was turned down. When his petitions were left unanswered, he asked to meet in person with the director, and at last they were able to come to an agreement. One Friday, shortly after the noontime prayers (by the way, because our activities were always centered around the prayer times, when speaking about the time, the vocabulary naturally turned to expressions such as “after this prayer,” “before that prayer,” etc..) as I was reading from the Qur’an, the doors opened. There, standing at the door was my father, holding his belongings. I yelled out, “Father!” and reached towards him as he stepped inside. I learned later that when I cried out like that, one of my fellow inmates started crying because he hadn’t seen his own father for months. It was heartbreaking to hear. Yet, happily for us, we had been united, father and son in the same ward. The last month passed by very quickly. Meanwhile, on the one hand, I was drawing my sketches of what life was like behind bars. On the other hand, I was getting ready for my court hearing. There was an inmate friend who had been a court clerk. I would consult with him, and we would exchange ideas on how I should go about my defense. All the while, my inmate friends would bring over pictures of their spouses, children, mothers and fathers, asking me to transform the pictures into a drawing for them. I did not want to break any of their hearts, so I would take them and work on them as well. On one of those days, I remember I had worked on five different pictures, one after the other, no break. Why they all waited until my last week there beats me! On Saturday, my group was on night duty; on Sunday, I was part of the cleaning crew. I was so beat that the “big brother” of the ward (when I say “big brother” don’t imagine the kind you see in the movies who racketeers money from the other inmates; he was truly a guy who looked out for us and took care of our needs.) felt sorry for me and backed me up saying, ”Why are you guys working this poor kid so much, ease up on him. He’s being released tomorrow!” Monday afternoon I appeared at the court hearing and returned back to the ward towards the evening, a little after the nightly roll-call. Everyone’s eyes were wide open, staring at me with questioning eyes. “RELEASE!” I yelled out and an excited uproar broke out. We celebrated with whistles and applause and congratulations all around. I told everyone how it all went down. After the nightly prayer, I said my goodbyes and left for home. I must have been the only inmate who found it so hard to leave their prison ward, because it also meant I was being separated from my father–again. As I stepped out, I turned and said, “See you Wednesday.” Some of them looked at me with a puzzled expression, but then it hit them that it was open visitation on Wednesday! I would be coming to see my father, as a visitor this time!

WHY I DREW THESE PICTURES

The year I started my university education, I considered dropping out, and on not just one, but three separate occasions. In fact, on my third attempt, I even made it as far as the door of the Student Affairs office (and turned back around, of course). It was an environment that I just couldn’t get used to. I felt like I was in a completely different world. People were so relaxed, so occupied with themselves, not stopping to look around at other people and just going about their own (selfish) lives. As for the professors, they were on a whole different planet, so to speak. I felt like I was a foreign student from a faraway land. As I was about to open the door of the Student Affairs office, a thought hit me, just like that, “If I came all the way here, somehow, some way, then there must be a reason for it.” And at that moment, I decided against leaving. If I had dropped out of school, I would never have become a teacher; if I hadn’t become a teacher, my work permit would never have been canceled for such an arbitrary reason, I would never have had a criminal case opened in my name, I would never have been locked up behind bars, I would never have had the opportunity to meet so many amazing people in prison, never have had the memories which I portray in my drawings to share with you… The first thought that came to my mind after I was put in prison was, “Well, I finally get to have a vacation.” One of my inmate friends who was an assistant professor in the field of physics (I keep referring back to the people I met in prison. I can’t help it, because they are all such special and precious individuals whom I cherish. I had always heard about how the friendships formed in the military and in prison were unforgettable, now I know by experience.) said to me, “Brother, I never had a chance to get a tattoo when I was outside, would you draw a dragon tattoo on my shoulder?” I couldn’t say no to such a wish, so I drew one, using a pen. A few days later, a group of friends chatting in the courtyard caught my attention, and I was moved to make a drawing of them (note picture No.18). In fact, one of my friends in the prison wanted to keep the drawing as a memory, so I gifted it to him. A colleague of mine, who had also been my director and who had first welcomed me into the ward, saw the work I did and said to me, “If you ask me, you should draw all that you can to portray what it is like in here, show them in your drawings. A day will come when justice will be sought in the courts. Just as there was a way into all of this, there will be a way out.. When that day comes, everyone should be able to see what we went through.” Upon his advice, I started observing all the activities going on about me more intently, such as the roll-call in the ward, the bathroom line, the “snack bar” day, open visitations, what the ward looked like on a regular day, etc..and I stored everything in my memory. I even felt the need to apologize to my wife one evening. “What are you apologizing for?” she asked me. “I didn’t pay much attention to you during visitation,” I replied. “I was busy observing all that was going on around us so I could store them in my memory and get it down in my drawings.” I drew all that I could find time for while I was still “inside” and the rest of the drawings, I completed after my release. Whenever some friends ask me whether there’s anything new, I give a vague answer and say, “I’m working on it…” Months ago, when I did share a couple of my drawings, they somehow got passed back and forth among friends wanting to share with their close ones, and all of a sudden I had become an anonymous artist on social media. Whenever I started working on anything new, my inmate friends would joke around, saying, “Don’t forget to draw me too bro!” and would always support me. One of my friends in ward C7 said to me, “Brother, whatever you see here, try and carry it all as best you can onto your drawings. We try and do the best we can to pour out our hearts, to write down our memories, our poems, our homesickness and our experiences as best we can, but what you can express through your drawings can only be expressed through pages and pages of writing and still not be as effective.” (The person saying this to me was a professor who had authored the only book written in his own specific field of study.) When I had returned to my previous ward and got to meet new people and form new friendships, I had the opportunity to get to know them and listen to their stories as well. When I told them about my interest in drawing, the first thing they would ask me would be, “Brother, have you drawn pictures about our life here?” and I would rush and bring my drawings to show them. They would admire the drawings and grow emotional. One of them even said, “I keep telling my wife about how we even wash dishes and do laundry and clean and mop, but she blows me off telling me not to exaggerate. If I showed her this, she certainly wouldn’t be so cynical anymore.” The smile that would appear on the faces of those looking at the drawings, it was truly something invaluable, priceless; it meant more to me than the wealth of the worlds. A brother who looked at the pictures said, “Brother, you truly have found your calling here.” I was walking on clouds that day. I was so filled with joy– it felt like I was literally flying. I went to bed late that night. I stayed up, working on my drawings. I thought to myself, “I wish I could change wards every week and be able to draw the uniqueness being experienced in each one of them.” With these thoughts running through my head, I have tried to take notes of all the moments and memories I stored in my heart and mind. Unfortunately, there were some drawings that I could not finish to include in this book. I hope and pray that I have been able to duly portray the atmosphere we all experienced on the “inside.” I thank God that He put me in there. I got to experience unforgettable memories, and I got to know unforgettable people while I was in there. And I was blessed to experience some of the most delicious food I have ever tasted in my life, like the menemen (traditional breakfast dish made with eggs, tomatoes, and peppers) our friends had prepared for us on the semaver (traditional tea pot) during our Eid al-Adha (Festival of the Sacrifice) celebratory breakfast.

If I were a swallow flapping
his winds at the setting sun,

If I ripped out the pages
of my life and started anew

If swung my prayer beads through every
inch of the concrete courtyard I walked
on, while saying a prayer for each new
day, hoping this would end one day

If I raised my hands a bit higher each day,
for you, and my family, and your children

If I begged and pleaded as
my hands touched the ceiling of
the ward, would you, o brother, give me
a handful of your freedom?

I raise my hands up
to my Lord, and I pray,

Please don’t silence this
melody before its day.

These tribulations
shall surely be no more,

As the whole world
will witness one day..

 

 

Read more