1-646-504-2088
help@silencedturkey.org

AST Reports

TÜRKİYE’DEKİ İŞKENCECİLER

İŞKENCECİLER

İşkence suçu;

Türkiye Avrupa Konseyi’nin üyesi bir hukuk devleti olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin olağanüstü hallerde yükümlülükleri askıya almayı düzenleyen 15. maddesine göre işkence yasağı OHAL’de bile askıya alınamayacak insan haklarındandır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘İşkence Yasağı’ başlığını taşıyan 3. maddesine göre ‘Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz…”

AİHM Mehmet Bilen-Türkiye davasında;

Başvuran kişinin gözaltında gördüğünü iddia ettiği kötü muamele ve baskılarla ilgili yaptığı şikayet üzerine önemli bir karar vererek Türkiye’yi mahkum etmiştir. AİHM, ne hakimlerin ne de Cumhuriyet Başsavcısının şikayetçinin hangi koşullarda ifadelerini imzaladığını dahi araştırmamasına ve şikayeti yetkili Savcılığa iletmemesine özellikle dikkat çekmiştir.

AİHM, bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında gözaltındayken bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın sorumlusu olarak hükümeti işaret etmiştir. AİHM bu davada, avukatla görüşmeksizin on sekiz gün boyunca, gözaltında tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen yaralarla (iki bilekte yara, sol kolda ve sırtta ağrı) ilgili olarak Hükümet’in hiçbir açıklama yapmadığına da dikkat çekerek 19 Nisan 1996 tarihinde yapılan adli tıp inceleme raporunda saptanan izlerden savunmacı Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır. Sonuç olarak AİHM mevcut davada başvurana yapılan muamelenin insanlık dışı ve aşağılayıcı nitelikte olduğuna ve AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme;

Sözleşmeye göre “İşkence” terimi; bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.

Türkiye’nin de taraf olarak imzaladığı BM Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 2. fıkrası, devletlerin işkence olaylarını önlemek icin etkili kanuni, idari, adli veya başka tedbirleri alması gerektiğine ve işkencenin hiçbir şekilde hukuka uygun hale gelemeyeceğine dair hükümdür: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hali, ne de bir harp tehdidi, dahili siyasi istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hal, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez. Bir üst görevlinin veya bir kamu merciinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.”

GİRİŞ

Türkiye’de yıllardır işkence suçuna karışan kamu görevlileri devletin diğer kurumları ve hükümet yetkilileri tarafından himaye edilmekte, korunmakta ve cezasızlıkla ödüllendirilmektedir. Haklarında dava açılsa bile, görevlerine devam etmeleri hatta terfi almaları sağlanarak, farklı gerekçeler öne sürülerek hapis cezasına çarptırılmaları veya cezaevine girmeleri engellenmektedir. Birçoğu hakkındaki davalar, yargılamaları yapılamadığından yıllarca sürebilmektedir. 

Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında belirgin bir şekilde artan işkence suçu yeniden sistematik hale dönüşmüş ve mağdurların sayısı artmıştır. Türkiye’deki insan hakları kuruluşlarının raporlarına da yansıyan işkence suçlarındaki artışa rağmen işkenceciler cezasızlıkla ödüllendirilmeye devam etmektedir. AST raportörleri, ortaya çıkan yüzlerce işkence vakasına ve yayınlanan raporlara dayanarak işkenceciler konusunda bir dizi rapor hazırlamaya karar vermiştir. Rapor, işkence mağdurlarının beyanlarından, tanık anlatımlarından ve mahkeme tutanaklarından yola çıkılarak hazırlanmıştır. Dinlenen bazı mağdurların kimlik bilgileri güvenlik gerekçesiyle gizli tutulmuştur. Bu rapor, bir dizi şeklinde tasarlanan çalışmaların ilkidir. Mağdurlarla yapılacak görüşmeler ve vakalar üzerinde yapılacak çalışmalar ile raporların sayısı çoğaltılacak eldeki veriler listelenecektir. Amaç, işkence suçunun ve işkencecilerin cezasız kalmasını önlemektir. İsmi tespit edilen işkencecilerle ilgili hukuki prosedürler takip edilerek, uluslararası mecralarda yaptırımlar için mücadele edilecektir. Türkiye, işkence suçu ve işkencecilerle yargı önünde hesaplaşma ortamını sağlayacak noktaya geldiğinde elbette mağdurların hakları daha güçlü bir şekilde savunulacaktır. Unutulmamalıdır ki işkence, insanlığa karşı işlenen en büyük suçtur ve zamanaşımı yoktur. Dolayısıyla işkencecilerin er veya geç sanık saldalyesine oturması ve hak ettikleri cezayı alması için AST mağdurlar adına mücadelesini sürdürecektir. 

ÖZET

İnsan Hakları Kuruluşu AST (Advocates of Silenced Turkey) raportörleri, hazırladıkları raporda Türkiye’de işkence suçuna karışan ve işkencecileri korumaya yönelik işlem yapan, bu suçu öven ve suça tahrik eden kişileri mercek altına alıyor. Raproda adı geçen mağdurların tamamına yakını gördükleri işkenceleri detaylı bir şekilde anlattı ve mahkeme tutanaklarına geçmesini sağladı. Buna rağmen genel olarak isimleri deşifre olan işkenceciler yargı önüne çıkarılmadı. Üzerinde durulan belgeler ve resmi açıklamalar Türkiye hükümetinin genel olarak işkence suçunu önlemeye yönelik pratikte herhangi bir işlem yapmadığını ortaya koyuyor. Aksine uluslararası komisyonların ziyaretleri sırasında işkence izlerinin ortadan kaldırılması için resmi makamlardan talimatlar yazılıyor. Raporda, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun güvenlik birimlerini şiddete, işkenceye ve lince teşvik eden açıklamaları ve bu açıklamalar neticesinde işkence görmüş ve ardından masum olduğu anlaşılmış mağdurların yaşadıklarına yer veriliyor. 

AST raportörleri işkencenin devlet eliyle meşrulaştırıldığına dikkat çekiyor. Bu vahim durumun önlenmesi için harekete geçilmesi gerektiği savunuluyor. Hükümet yetkililerinin yasal düzenlemelerle ve yaptıkları açıklamalarla işkencecileri motive ettiğine yönelik tespitlerde bulunan raportörler, dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı AKP’li Mehmet Metiner’in, “İşkence iddialarını araştırmayacağız” sözlerinin bu tavrın bir göstergesi olduğunun altını çiziyor. İşkence suçunun cezasız kalması ve AKP Hükümetinin işkencecileri korumasına yönelik eylemlerine ise çarpıcı bir örnek veriliyor. İşkence ile Oktay Kapsız isimli bir zanlıyı gözaltında öldüren ve 9 Temmuz 2019’da İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘işkence ile adam öldürmek’ suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılan Emniyet Müdürü Oktay Kapsız, tutuklanmadığı gibi halen görevine Muğla Marmaris İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde devam ediyor. Kapsız ile birlikte 3 polisin daha işkence ile adam öldürmek suçundan aynı cezayı almış olmalarına rağmen görevlerine devam etmeleri, disiplin cezası bile almamaları üstelik tayin edildikleri yeni görev yerlerine devletin üst düzey görevlileri tarafından veda yemekleri düzenlenip teşekkür plaketleri verilerek uğurlanmaları skandaldır. Rapor, benzeri eylemler sonrası haklarında soruşturma ya da dava açılan işkencecilerin cezasızlıkla, hatta terfilerle nasıl ödüllendirildiklerini ve görevlerine nasıl devam ettiklerini ortaya koyuyor.

Hükümet yetkililerinin insan hakları ihlallerine karşı vurdumduymaz tavrı, doğal olarak güvenlik birimlerinde işkencenin artamasının işkencecilerin daha cesur hareket etmesinin nedeni olarak gösteriliyor. Şırnak Eski TEM müdürü Hacı Murat Dinçer de buna örnek olarak işaret ediliyor. Dinçer emrindeki polislere ağır yaralı olarak yakalanan Hacı Lokman Birlik’in polis zırhlı aracı arkasına bağlatılarak ilçe içinde sürükletilmesi talimatı verdi. Birlik’in feci şekilde öldürülmesine neden olan Dinçer, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden başarı plaketi aldı. Daha sonra da AKP’den milletvekili olmak için aday adayı oldu. Birlik ailesinin suç duyurularına ve başvurularına ragmen Dinçer hakkında herhangi bir hukuki işlem yapılmadı.

Raporda bu güne kadar adı deşifre olmamış bazı işkenceci isimlere de yer veriliyor. Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası subay ve astsubaylara işkence yapan kişilerin kimliği deşifre ediliyor. General Akın Öztürk’e yoğun işkence yapan, artık meslektaşlarının da dayanamayıp ‘yeter artık Elif’ dedikleri kişinin TEM Şube Amir Yardımcısı Elif Sümercan olduğu bilgisi veriliyor. Sümercan’ın daha sonra terfi ettiği son olarak da Kültür Bakanlığı’nda Daire Başkanı yapıldığı açıklanıyor.   

AST raportörleri, işkenceci isimlerin belgelenmesi için başlattığı geniş çaplı araştırmasına bir isim listesi dosyası ekliyor. Tespit edilen isimler görev yerlerine, kimi ya da kimleri mağdur ettiklerine ve yargı sürecine göre sınıflandırılıyor. Liste daha sonra hazırlanacak olan raporlarla da desteklenerek büyüyecek. Raportörlerin tespitlerine göre hazırlanan listede sadece güvenlik görevlileri bulunmuyor. Bunun yanısıra doktorlar, yargı mensupları, hükümet yetkilileri, siyasetçiler, gazeteciler ve hatta işkenceye katılan sivil şahıslar da listeleniyor. Bir başka deyişle listede işkence suçunu işleyenlerin yanısıra işkencecileri koruyan, eylemlerini örtbas eden, işkence suçunu öven ve teşvik eden kişilere de yer veriliyor. 

VAKALAR

Süleyman Soylu, AKP Hükümeti İçişleri Bakanı

Süleyman Soylu, özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası emri altındaki emniyet personeline verdiği talimatlar ve sistematik hale gelen işkence suçunun sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında çok sayıda ‘işkenceye azmettirmek’ ve ‘Anayasayı ihlal’ suçlarından suç duyuruları yapılmış ve soruşturma açılmıştır. Özellikle gözaltında işkence sonucu ölümler ve yaralanmalarla ilgili yapılan suç duyurularının başında 1 numaralı şüpheli olarak Bakan Süleyman Soylu’nun adı geçmektedir. Bakan Soylu’nun verdiği demeçlerde polislere şiddet kullanmaları yönünde telkinlerde bulunması dikkat çekicidir. 

Soylu, PKK’ya yönelik operasyonlara katılan güvenlik güçlerine yargılanma hakkı bile tanımadan şiddet uygulanması emri veriyor. Soylu, bir operasyonla ilgili, “Bölge komutanını aradım. ‘Bulunca lime lime edin’ diye talimat verdim. Etkisiz hale getirilen teröristlerin fotoğraflarını pek paylaşmayız ama ibret olsun diye bunların resimlerini paylaşacağız” demiştir. 31 Ağustos 2016’da İçişleri Bakanlığı görevine getirilen Soylu’nun tavrı ve benzeri açıklamaları nedeniyle Türkiye genelinde yapılan bazı operasyonlarda işkence görüntüleri, “ibret olsun” diye yayınlanmıştır.

Görüntüde yer alan 3 köylü bir operasyon kapsamında Van’ın Gevaş ilçesinde mantar toplarken ‘terörist’ olmakla suçlanıp gözaltına alınmış ve Gevaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceye maruz kalmıştır. Gözaltındaki kişilerden 3 çocuk babası Cemal Aslan’ın maruz kaldığı işkence sonucu burnu ve kaburgaları kırılmış ve bir kulağının zarının patlamıştır. Görüntüler güvenlik güçleri tarafından sosyal medyada yayınlanmıştır. 3 köylü daha sonra suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakılmıştır.

Masumiyet karinesi hiçe sayılarak yargısız infaza ve işkenceye maruz kalan köylülerin görüntüleri sosyal medyada özellikle işkenceyi savunan AKP’li gazeteciler tarafından da teşhir edilmiştir. AKP’li gazeteci Fatih Tezcan da fotoğrafları paylaşarak, “Van Gevaş Emniyet Müdürlüğü’ne roket atan şahıs yakalandı. Bırakın kendimi öldüreyim diye ağlayıp kafasını duvarlara vururken görüyorsunuz” şeklinde tweet atmıştı. Tezcan, köylüler serbest kaldıktan sonra “Bu insanların terörist değil, masum siviller olduğu anlaşıldı ve serbest bırakıldılar.” diyerek özür dilemiştir. İşkence gören Cemal Aslan, Abdulselam Aslan ve Halil Aslan’ın avukatı Servet Haznedar, müvekkillerine karşı işlenen “işkence, hakaret, görevi kötüye kullanma ile mala zarar verme” suçlarından dolayı Gevaş Cumhuriyet Başsavcılığı’na 17 sayfadan oluşan bir dilekçe ile suç duyurusunda bulunmuştur. Haziran 2020’de Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 7. Ağır Ceza Dairesi’nde sonuçlanan davada sadece bir polis (O.Ş.) köylülere işkence yapmak suçundan yargılanmış ve sadece 3 bin TL para cezasına çarptırılmıştır. Bu ceza da uygulanmayıp ertelenmiştir.

İşkence gören Aykut beraat etti

AKP’li İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun henüz yargı önüne çıkmamış, savunması dahi alınmamış kişeler ile ilgili masumiyet karinesi çiğnenerek terör suçu işlemekle suçlanan kişilerden biri de Abdi Aykut’tur. Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Kuruköy’de 11 Şubat – 2 Mart 2017 tarihleri arasında ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında gözaltına alınan ikisi çocuk toplam 39 kişiden biri de Abdi Aykut’tu. Kendisinden uzun süre haber alınamayan Aykut’un işkence görmüş şekildeki fotoğrafları basına yansımıştır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) Genel Kurulu’na taşınan olay ve fotoğraf için, “Hukuk devletinin dışında bir şey yapılmıyor. O yaşlı adam teröre ev sahipliği yapıyor” diyerek işkenceyi savunmuş Aykut’u yargısız infaz etmiştir. Terör suçundan Mardin 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Aykut’un, “Üzerine atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği anlaşılmakla CMK’nin 223/2-e bendi uyarınca müsnet suçtan beraatına” karar verilmiştir. Söz konusu kararın ardından, 7 kişi “haksız tutukluluk” gerekçesiyle Mardin İdare Mahkemesi’ne başvurarak, İçişleri Bakanlığı hakkında tazminat davası açmıştır.

İçişleri Bakanı Soylu, Milli Eğitim Bakanlığı’nda düzenlenen ’Genel Güvenlik ve Uyuşturucu ile Mücadele Toplantısı’nda söylediği; “…O uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir. Benim ülkemin gencinin canına mal olacak bir kişiye gereğini yerine getirmek görevidir. Suçunu bana atsın… Ben bir buçuk yıldır bu talimatı veriyorum arkadaşlara. Bulduğunuz zaman gereğini yerine getirin” sözleriyle de açıkça işkence suçuna teşvik ettiği gerekçesiyle İstanbul Barosu tarafından hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.

İstanbul Barosu Avukatı Atilla Özen, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan suç duyurusunda Soylu’nun açıkça 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 214/ 1 maddesindeki suç işlemek için alenen tahrikte bulunmak” suçunu işlediğini belirtmiştir. Suç duyurusunda, “Soylu’nun bu tahrikine kapılıp ayak kıran polis olursa Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesindeki ‘işkence suçunu’ işlemiş olur ve İçişleri Bakanı da bu taktirde yalnızca suç işlemekle alenen tahrik suçundan değil, ayrıca ‘işkence suçuna azmettirmekten’ de Türk Ceza Kanunun 214/3 maddesi gereğince cezalandırılır.” Denilmektedir. 

Antalya Baro Başkanı Polat Balkan ve polisler tarafından darp edilerek yaralanan Gaziantep Baro Başkanı Bektaş Şarklı da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ankara Valisi Vasip Şahin, Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz ve kolluk görevlileri hakkında, “kasten yaralama”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bıraktıkları, işkence ve kötü muamelede bulundukları” gerekçeleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştur. Baro başkanları Ankara’ya girişleri sırasında Soylu’nun talimatı üzerine engellenerek darp edilmeleri üzerine Şarklı yaralanmıştır.

Diğer taraftan gözaltında kaybedilen veya güvenlik birimlerince kaçırıldıktan haber alınamayan yakınlarını bulmak için oluşturulan ‘Cumartesi Anneleri’ platformu ve İHD (İnsan Hakları Derneği) de Süleyman Soylu hakkında işkence suçunu işlediği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuştur. Yakınlarını arayanlar anayasal hakları kapsamında gösteri ve basın açıklaması yaparken polis tarafından orantısız güç kullanılarak darp edilmişlerdir. 

Hakan Fidan, MİT Müsteşarı

AST raportörleri daha önce hazırladıkları raporlarda, MİT tarafından kaçırılan ve yasadışı sorgularda aylarca işkence gören mağdurların ifadelerine yer vermiştir. Mağdurlar işkencecilerinin eşkâllerini vermekle birlikte bu memurların asıl sorumlusu Müsteşar Hakan Fidan hakkında işkence suçlamasıyla uluslararası mahkemelere verilmek üzere suç duyuruları hazırlamıştır.

Mehmet Metiner, dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı 

AKP’li Mehmet Metiner, özellikle 15 Temmuz 2016 sonrasında artan işkence ve kötü muamele iddiaları ile ilgili vahim bir açıklama yaparak hükümetin insan hakları konusundaki vahim tavrına tercüman olmuştur. Dönemin TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı Metiner özellikle de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik soruşturmalarda tutuklananları ziyaret etmeyeceklerini, onlarla ilgili cezaevlerinden gelen işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda inceleme ve araştırma yapmayacaklarını açıklamıştır.

Metiner, “Hiç kimse FETÖ’cü teröristler üzerinden siyasi propaganda yapmaya kalkmasın. Onlar mağdur edilen değil, mağdur edenlerdir” demiştir. Oysa komisyonun görevi tutukluların ve mahkûmların dinine, diline, ırkına, siyasi görüşüne, toplumsal statüsüne, işlediği suça bakılmaksızın cezaevindeki koşullarını ve şartları incelemektedir. Metiner’in açıklaması muhalefet partileri tarafından kınanmıştır.

Ali Baştürk, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Vekili 

Emniyet Genel Müdürlüğü Mülkiye Başmüfettişi ve Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Vekili Ali Baştürk imzasıyla “Gizli” olarak 81 ildeki tüm birimlere gönderilen talimat yazısında, Avrupa Konseyi İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT) spontane ziyaret gerçekleştirebileceği, bu yüzden de gözaltı yerlerinin uygun hale getirilmesi, kötü muamele görüntülerinin heyete yansımaması istendi.

Talimat yazısında, darbe girişimi sonrasındaki operasyonlara ilişkin uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan açıklamalar ile uluslararası medya da çıkan haberler de hatırlatıldı. Emniyet’in “Gizli” ibareli talimatı şöyle:

25/08/2016 tarihinde Dışişleri Bakanlığında gerçekleştirilen “Koordinasyon Toplantısı”nda Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin 28/08-06/09/2016 tarihleri arasında ülkemize bir ziyarette bulunacağı ve ziyaret esnasında ise ülkemiz genelinde herhangi bir gözaltı merkezine spontane olarak ziyaretler gerçekleştirebileceği hususu belirtilmiştir.

Bu kapsamda gözaltı birimi olarak spor tesisleri vb. yerlerin mümkün olduğunca kullanılmamasına özen gösterilmesi, gözaltı iş ve işlemlerinde mevcut yasal ve uluslararası standartlara göre hareket edilmesi ve bütün gözaltı birimlerini anılan ziyarete uygun hale getirecek düzenlemelerin ivedilikle yapılması hususunda gereğini rica ederim.” 

Eşref Aktaş, Trabzon Cumhuriyet Savcısı

15 Temmuz 2016 sonrası hükümet tarafından çıkarılan 667’nolu KHK ile devleti korumak bahanesiyle işlenen her türlü suç cezasız bırakıldı. Madde bir kısım yargı mensupları tarafından işkenceciler hakkında dava açılmasına engel olarak yorumlandı ve Türkiye’nin çeşitli illerinde açılan işkence davaları reddedildi. KHK’lar gerekçe gösterilerek işkence mağdurlarının şikayetleriyle ilgili olarak kovuşturma yapılmamasına karar verildi.

Trabzon’da Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Abdullah B., 2 aylık hamile eşi ile birlikte gözaltına alınmasının ardından darp edildiğini, kötü muamele ve tehdide maruz kaldığını gerekçe göstererek Trabzon Başsavcılığı’na şikayette bulundu. Savcı Eşref Aktaş, hükümetin çıkardığı “667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’nin 9 Maddesi”ne atıfta bulunarak “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi.

Savcı Aktaş, KHK gereği polislerin görevlerinden dolayı cezai sorumluluklarının olmadığını ve yargılanamayacağına hükmetti. İşkence suçunun cezalandırılmayacağı anlamına gelen karar, bağımsız hukukçular tarafından ‘vahim’ bulundu ve tepki gösterildi. Aktaş, işkence suçunu örten kararıyla aynı zamanda işkence suçunu işleyen polislere cesaret verdi.

Oktay Kapsız, Emniyet Müdürü

Türkiye’de işkence suçunun cezasız kalması ve devletin işkencecileri korumasına yönelik örnek olaylardan birisi de Emniyet Müdürü Oktay Kapsız davasıdır. İstanbul Asayiş Şube nezarethanesinde işkence yaparak Murat Konuş isimli zanlıyı gözaltında öldürdüğü tespit edilen ve mahkeme kararıyla da müebbet hapis cezasına çarptırılan Emniyet Müdürü Oktay Kapsız, tutuklanmadığı gibi görevlerine devam etmiştir. 

İşkenceyle ölüm olayının yaşandığı dönemde İstanbul Beşiktaş’ta komiser olarak görev yapan sanık polis Oktay Kapsız işkenceden yargılanmasına rağmen ilerleyen yıllarda 4. sınıf emniyet müdürlüğüne kadar yükselmiştir. Davanın karara bağlandığı 9 temmuz 2019’da Hakkari Çukurca Emniyet Müdürü olarak görev yapan Kapsız, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olmasına rağmen karardan 4 ay sornra kasım ayında Muğla Emniyet Müdürlüğü’ne tayini çıkmıştır. İşkenceyle adam öldüren Kapsız görev yerine devlet töreniyle uğurlanmıştır.

Çukurca Kaymakamı Murat Öztürk, işkenceden müebbet hapis cezasına çarptırılan Oktay Kapsız’a teşekkür plaketi verdi, belediye başkanı ve komutanlar yemekte ağırladı.

İşkenceyle adam öldürmekten ömür boyu hapis cezası aldı fakat görevde

Murat Konuş, İstanbul Laleli’de 1 milyon 200 bin dolar paranın gasp edilmesiyle ilgili 2010 yılında 29 kişi ile birlikte gözaltına alınmıştı. Konuş, gözaltına alındıktan yaklaşık 3 saat sonra bir battaniye içerisinde polis merkezinden çıkarılarak hastaneye götürüldü. Bir saat sonra hastanede hayatını kaybetti. Otopsi raporunda Konuş’un gözaltında uğradığı işkence sonucu öldüğü belirlendi. Ölümüne kafasına aldığı ağır darbelerin neden olduğu ifade edildi. Raporun ardından 7 polis hakkında dava açıldı. Kısa bir süre tutuklu kalan polisler sonrasında serbest bırakıldı. Yargılamanın 9. yılında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Temmuz 2019 tarihinde 4 polisi suçlu buldu. Tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ “işkence sonucu ölüme neden olma” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ceza, indirim yapılarak müebbet hapse çevrildi. Sanıklara müebbet hapis cezası veren mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Türkiye’de yerel mahkemeler, normal şartlarda basit suçlarda ve 2-3 yıl gibi verilen kısa süreli hapis cezalarında yüksek mahkeme olan Yargıtay’ın hükmü onamasını bekleyerek tutuklama kararı vermeyebilmektedir. Ancak insanlığa karşı işlenen en büyük suç olan işkence ile ölüm sonucu alınmış müebbet hapis cezası sonrasında bir sanığın tutuksuz yargılanması kabul edilebilir bir durum değildir. Polislerin yeniden cezaevine girmesi için üzerinden 10 yıl geçen işkence ile ölüm davasının Yargıtay tarafından onanması gerekiyor.

Konuş ailesinin avukatı Nuri Köse de karara şöyle tepki göstermiştir: “Murat Konuş’un emniyet görevlilerinin işkencesi sonucu öldüğü, kamera kayıtları, tanık beyanları, adli tıp raporları ile sabit olduğu halde, ne yazık ki yargılama yıllarca sonuçlandırılmamış, karar 9 Temmuz 2019 tarihinde verilebilmiştir. Suç böylesine sabit olmuşken dosyanın yıllarca karara bağlanmaması, ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılan dört sanık için takdiri indirim uygulanması, duruşmaya da katılmayan ve aldıkları müebbet hapis cezası nedeniyle kaçmaları muhakkak olan sanıkların hükümle birlikte tutuklanmalarına karar verilmemesi, ayrıca gözaltında işkence suçunun gizlenmesine yönelik eylemleri bulunanlar hakkında bir işlem yapılmaması yargılama sürecine ve kararın adil olmadığına ilişkin şüpheleri artırmaktadır.”

İşkenceci 4 polise disiplin cezası bile verilmemiştir. Mahkeme kararının ardından da İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu kez de 4 polise zamanaşımı nedeniyle disiplin cezası verilemeyeceğini açıklamıştır. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan diğer 3 polis memuru da görevlerine devam etmiştir.

Muhsin Türkeş, polis memuru – Ahmet Gürbüz, Cumhuriyet Savcısı

Öğretmenlik yapan Eyüp Birinci, 24 Temmuz 2016’da Antalya Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü polisleri tarafından gözaltına alındı. 29 Temmuz’da ise ameliyata alındı ve Birinci’nin ailesine haber verilmedi. Aile 2 Ağustos’ta Eyüp Birinci’nin Atatürk Hastanesinde 401 numaralı odada yattığını öğrendi. Hastane ziyareti sırasında Eyüp Birinci, ailesine bir hafta boyunca çırıl çıplak ıslatılıp dövüldüğünü anlattı. Aile savcılığa Antalya Emniyetindeki işkence yapan polis memurları ile ilgili şikayette bulundu. Ancak Savcı Ahmet Gürbüz bu dilekçeyi yirmi dört gün işleme almadı. Böylece ailenin Eyüp Birinci’den aldığı bilgiye göre işkence seansları hastane sonrasında da devam etti. Gözaltında yaklaşık bir ay işkence gören, makatına sokulan cisim nedeniyle bağırsakları yırtılan ve hastanede tedavi gören Eyüp Birinci, 24 Ağustos’ta savcı Ahmet Gürbüz’ün makamına getirildi. Eyüp Birinci savcıya verdiği ifadede polisin gözlerini bağladığını çırılçıplak soyduğunu yüzüne, ayaklarının altına, karnına vurarak, hayalarını sıktıklarını, ıslatılıp copla dövüldüğünü anlattı. Birinci, gözaltına alındığı gün sağlık kontrolünü yapan doktorun vücudundaki bulguları “basit, ciddi değil” diyerek görmezden geldiğini, ancak sonraki günlerde sorguda bayıldığının doktorun iç kanama teşhisi koyması üzerine hastaneye götürüldüğünü ve ameliyat edildiğini ifade etti.

Savcı Gürbüz, işkence iddialarını soruşturmadığı gibi örtbas ederek Birinci’yi tutuklamaya sevk etti. Cezaevinden ailesi aracılığıyla açıklama yapan Birinci, polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini bilmediği diğer polislerin kendisine işkence yaptığını tekrarladı.

Eyüp Birinci’nin eşi bir haber sitesine verdiği mülakatta işkencenin detaylarını şöyle anlattı:Kalın gazete rulosu ile kinle, nefretle yüzüne gözüne kafasına vurmuşlar. Coplarını, ağzının içine sokmuşlar nefessiz kalıp çırpınıncaya kadar ağzında çevirmişler. Yüzünü gözünü ateş kırmızısına dönünceye kadar tokatlamışlar. Ağzından burnundan oluk oluk kan akıtmışlar. Nefesi kesilmesine rağmen Polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini öğrenemediğimiz diğerleri sizi yaşadığınıza pişman edeceğiz” demişler, “Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz” diye devamlı tehdit etmişler. Dizlerinin üzerine yere çöktürmüş, “Antalya’da ne işin var” demişler. Arkadan liflerini koparırcasına baldırlarına vurmuşlar. Önden dizlerinin üzerine basıp basıp bağırtmışlar. Ayaklarının altını su toplayıncaya kadar coplamışlar. “Tırnaklarını sökeceğiz” demişler. Hayalarını sıkmışlar. Karını ve 9 yaşındaki kızını buraya getireceğiz. Onları çırıl çıplak yapacağız. Gözlerinin önünde!!!….Sonra geneleve götüreceğiz” diye tehdit etmişler. 

Halil İbrahim Dilek, TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd.
Berat Günçiçek
, TEM Şube Müdür Yardımcısı

Başkomiser Süleyman Akçin, Mersin Terörle Mücadele (TEM) ekipleri tarafından Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve 20 Temmuz 2016’da tutuklandı. Tarsus Cezaevi’nde bulunan Akçin iki günlük gözaltı sürecinde işkence gördüğünü açıkladı. Yaşadıklarını 20 Haziran 2017 tarihinde Mersin 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmadaki savunmasında anlattı.

Filistin askısına asılan Akçin, saatlerce fiziki ve psikolojik baskıya, işkenceye maruz kaldığını, darp edildiğini cop ile baldırlarına vurulduğunu aktarıyor. Akçin savunmasında işkenceye uğrayan diğer isimleri de anlatıyor: “Aynı odaya eli, ağzı, yüzü, üstü kanlar içerisinde Hasan Basri Dağdelen müdürü de getirdiler. Aynı işkenceye Hasan Basri’yi de dahil ettiler. İşkence olayları yaşanırken odada TEM’den Sorumlu İl Emniyet Mdr. Yrd. Halil İbrahim Dilek ve Tem Şb. Müd. Yrd. Berat Günçiçek de vardı. Zorla bazı evrakları imzalamamı istediler. Avukatla görüşmemi engellediler. Sürekli uykusuz bırakıldım. Nezarethanede daha sonra Hasan Basri’ye ait olduğunu öğrendiğim kanlı gömlek günlerce yerde bekletildi. Nezarethanede yan koğuşumuzda bayanlar, hatta bayan hâkim bile vardı.”

Yasin Demir, Eski Kırıkkale TEM Şube Müdürü 

Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen 16 Şubat 2017 tarihli duruşmada yargılanan 48 şüpheliden bazıları TEM Şube Müdürü Yasin Demir’in başta olmak üzere bazı polislerden gördükleri ağır baskı ve işkenceyi anlattı. İşkence gören isimler Yasin Demir’in dışında kendilerine işkence yapan diğer polislerin sadece eşkâllerini verebildi. Öğretim üyesi Tıp Doktoru Erdem Ayyıldız’ın ağlayarak verdiği ifadeler tutanaklara şu şekilde geçti: “13 gün gözaltında işkence gördüm. Bunun bir haftası tek başıma kaldım. Beni dışarıya çıkamayacak sokağa çıkamayacak hale getirdiler. Bende unutulmayacak bir yara oluşturdular. Ben suçu kabul etmedim. Sorgu odasından aniden birisi benim arkama geçip tişörtümü başıma geçirdi, beni sürükleye sürükleye banyoya götürdüler. Banyoda beni çırılçıplak soydular bahçe hortumuyla beni yıkadılar, atletimle gözüm kapatılmıştı, kahkahalarla beni buz gibi suyla yıkadılar. Sıvı sabun ve cop istediler ve makatıma cop soktular. Artık orada tamam ne derseniz kabul dedim, bunu dedim zaman işkence etmeyi bıraktılar.” Şeklinde ifade verdi. Yargılanan isimlerden Harun Özdemir de gördüğü işkenceleri anlattı. Mahkeme tutanaklarında şu ifadeleri yer aldı: “Gözüm bağlıydı ve konuşacaksın lan dediler. Gözüm bağlı tuvaletlerin oraya götürdüler, ben bunu söylerken utanıyorum. Bana insanlık dışı muamele yaptılar zorla hakaret ederek üzerimdeki elbiseleri çıkardılar ben çıkarmak istemedikçe bana hakaretlerine devam ettiler. Soğuk suyla vücudumu ıslattılar, bu arada ben çırılçıplaktım gözlerim bağlıydı. Cop ile taciz ettiler. Daha sonra birisi testislerimi sıkmaya başladı. Öyle ki gözüm karardı, öleceğimi sandım.”

‘Keşke beni öldürselerdi’

Okul müdürü Harun Kobalay yargılama sırasında maruz kaldığı işkencenin detaylarını anlattı. Duruşma tutanaklarında şu ifadeler yer alıyor: “Ben 31 Ekim 2016 tarihinde Aydın Nazilli’de gözaltına alındım. Polislere niçin aldığımı sordum hiçbir şey söylemediler ne iş yapıyorsun dediler. Donunu indir dediler, indirdim ve seninle çok özel ilgileneceğiz dediler. Gözlerim kapatıldı ellerim

kelepçelendi. O odadan çıkartılarak, tuvaletin karşısındaki odaya götürüldüm. Saat 17:30 civarıydı, oraya vardığımda, önce sadece pantolonumu çıkarmışlardı, oraya vardığımda bütün elbiselerim iç çamaşırlarım dahil herşeyi çıkardılar. Ben yapmayım lütfen dedim. Gözlerim kapalı, ellerim kelepçeli, bağırdım, sesim çıkmadı, ağzım bezle bağlandı, çırılçıplak vaziyette karşıdaki banyoya götürüldüm. Soğuk su vücudumun her yerine sıkıldı. Özellikle cinsel organlarıma sıkıldı. Halen daha ağrıyor acı çekiyorum. Tedavi olmak istiyorum, çünkü testislerim halen ağrıyor. Vücudumun her yeriyle oynadılar, makatımdan da bir şey yaptılar ancak ne yaptıklarını bilmiyorum. Keşke beni öldürselerdi de böyle bir şey yapmasalardı. Bir saate kadar kaldım, sonra dediler ki bana eşini de getireceğiz ona da aynı şeyi yapacağız dediler. Yıkıldım, (bu sırada sanık bunları ağlayarak anlatmaya başladı) çünkü benim dünyadaki tek varlığım eşim ve üç çocuğumdur. Bunun üzerine odaya aldılar, benim yapmam gerekeni projelendirdiler, orda anlattılar. 

Hastaneye vardığımda ben tir tir titriyordum, doktora olan bitenleri anlatmaya çalıştım yanımdaki polisler anlattırmadılar. İkinci kez doktora gittiğimde işkenceye maruz kaldığımı söyledim. Kendisi bana yüzünde işkence yok vs. gibi şeyler söyledi ve bir tane iğne vurdular. İşkence, tehdit, ızdırap vs gibi kelimeler benim derdimi anlatmaya yetmez. Ben şu anda insan olduğumdan utanıyorum (sanık bu anlatımları sırasında ağlamaya devam etti).”

Birçok sanık tarafından Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yaptığı anlatılan ve hakkında suç duyurusunda bulunulan Yasin Demir, 21 Nisan 2017 tarihinde Sudan BM Polis Misyonunda görevlendirilmiştir.

Gökhan Karagöz ve Okan Çakıroğlu- Zonguldak Emniyet Müdürlüğü 

Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 Ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler gördükleri işkenceleri anlattı. Duruşma tutanaklarına giren ifadelere göre; insanlık dışı muamele gördüğünü belirten Kubilay G., “14 gün boyunca yerde beton ve battaniye üzerinde yatırıldım. Romatizma hastasıyım, ilaçlarım verilmedi. Ağrılarım için iğne vurulma talebim reddedildi. Her gün gitmemiz gereken sağlık kontrolüne götürülmedik. Sıcaktan ve havasızlıktan bunalmamız sağlandı. Psikolojik işkence yaptılar. Nezarethanedeki kamera kayıtlarının istenmesi için dilekçeler yazdım ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaptım” şeklinde savunma yaptı. 

Öğretmen T.A.’nın ise mahkeme tutanaklarına giren savunmasında şu ifadeler yer alıyor; “Ellerim kelepçeli olduğu halde gözlerimi kapatıp işkence yaptılar. Yüzümü yumrukladılar. Beni öldüreceklerini ve hainler mezarlığına gömeceklerini söylediler. Aynı işkencelerin eşime de yapılacağını söylediler. Daha sonra şuurumu kaybettim ve gözlerimi açtığımda Bülent Ecevit Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin bir odasında ellerim kelepçeli bir sedyeye bağlı haldeydim. Sağıma soluma dönemiyordum. Sabaha kadar hastadene kaldıktan sonra yeniden nezarethaneye götürdüler. 28 gün gözaltında işkence gördüm. Hastane’deki tedavime ilişkin kayıtlar bana verilmedi.” Sanıklardan Ö.K. ise darp edildiklerini ve ifadelerin altına zorla imza attırıldığını açıkladı. Yargılanan şüpheliler, kendilerine işkence yapan polisler arasında özellikle Zonguldak İl Emniyet Müdür yardımcısı Gökhan Karagöz ve Okan Çakıroğlu’nun isimlerini verdi. Bu kişilerin, istenilen bilgilerin verilmemesi halinde sık sık işkencenin dozunun artacağını söylediklerini anlattılar. Diğer işkenceci polislerin ise sadece eşkallerini verebildiler.

Tahir Darbazoğlu, Ankara Emniyet Amiri

Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.11.2017 tarihli duruşma tutanağına giren ifadelerde yargılanan şüpheliler kendilerine yapılan işkenceleri detaylı bir şekilde anlatırken işkenceci polis Ankara İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube polis amiri Tahir Darbazoğlu’nu da teşhis ettiler. Beştepe’deki spor salonu ve Sincan Cezaevi yerleşkesindeki çadırda tutulan 11 şüphelinin ayrı ayrı teşhis ettiği Darbazoğlu’nun kendisini Azrail olarak tanıttığı, işkencelere bizzat katıldığı, işkence emirleri verdiği ve diğer polisleri de işkence yapmaları için tehdit ettiği mahkeme kayıtlarına geçti. Mağdurların anlatımlarına göre; Darbazoğlu, sadece günlerce süren işkence seanslarının emrini vermekle kalmadı, aynı zamanda kendisi de bizzat işkence yaptı. Ağır yaralanmalara varan dayak, kurbanların iç çamaşırları çıkarılarak taciz, bir kaç gün aç ve susuz bırakma, uzun saatler stresli pozisyonlarda bırakılma, tuvalet ihtiyaçlarının engellenmesi, elektrik verme gibi eylemlerden sorumlu tutuldu. Gözaltında işkence gören Binbaşı Emrah Ilgaz ve Yüzbaşı Sadık Kazancı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu.

Elif Sümercan, Ankara TEM Şube Amir Yardımcısı

15 Temmuz sonrası gözaltında en ağır işkence gören isimlerden biri de eski Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve Yüksek Askeri Şura üyesi Orgeneral Akın Öztürk’tü. Kulağı kesik ve darp edilmiş şekilde devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı ve resmi televizyon kanalı TRT’de görüntüleri yayınlanan Öztürk’ün gördüğü işkenceleri özellikle o sırada gözaltında bulunan görgü tanıkları detaylı bir şekilde basın yayın kuruluşlarına anlattı.

Akın Öztürk’ün de aralarında bulunduğu üst düzey subayların, çırılçıplak vaziyette saatlerce dövüldüğünü ağır işkence gördüğü anlatıldı. İşkencecilerden birinin “Elif” isminde kadın polis olduğunu bunun da Akın Öztürk’e saatler boyu ağır işkence yapıldığı sırada bir polisin dayanmayıp “Yeter Elif” demesi üzerine ortaya çıktığı açıklandı.

AST raportörlerinin tespitlerine göre Akın Öztürk’ün işkence gördüğü tarihlerde iki ayrı sevk tutanağına imza atan polis memuru Elif’in kimliği deşifre oldu. Olayların yaşadığı gün sevk edilen şüphelilerle ilgili Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü’ne yazılan iki tutanak dava dosyasına girdi. Elif olarak belirtilen kişinin işkenceci TEM şube polisinin Elif Sümercan olduğu anlaşıldı. Sümercan’ın daha sonra terfi ettiği ve son olarak da Kültür Bakanlığı’nda Daire Başkanlığı görevine getirildiği belirtiliyor. İşkence yaptığı belirtilen Elif Sümercan ile ilgili bir başka bilgi de dikkat çekicidir. Kocası Mustafa Murat Sümercan ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olaylı ABD ziyareti sırasında sivilleri darp eden polisler arasında olduğu tespit edilmiş ve ABD tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılarak arananlar listesine girmiştir.

Akın Öztürk’e işkence yaptığı belirlenen bir diğer isim de kendisini Hakan Öztunç olarak tanıtan polis memurudur. Yüzbaşı Hakan Güler, 02.01.2018 tarihinde yargılandığı mahkemede verdiği ifadesinde şöyle demiştir: “TEM’de şahit olduğum bir vakayı arz ediyorum. Hakan Öztunç adında bir polis memuru kendisi bağırıyordu ben Hakan Öztunç diye. Orgeneral Akın Öztürk’e işkence yapıyordu Akın Öztürk’ün kulağını kesti.”

Hacı Murat Dinçer, Şırnak Eski TEM Müdürü

Şırnak Eski TEM müdürü Hacı Murat Dinçer, emrindeki polislere Şırnak’ın Dicle İlçesinde ağır yaralı halde yakalanan Hacı Lokman Birlik’in polis zırhlı aracı arkasına bağlatılarak ilçe içinde sürükletilmesi talimatı verdiği belirlendi. Yapılan suç duyuruları üzerine ortaya çıkan telsiz konuşmaları ve deliller üzerine açıklama yapan HDP Şırnak Milletvekili Leyla Birlik, Hacı Lokman Birlik’i katleden ve bedenini zırhlı aracın arkasına bağlayarak sürükleyen polislere emri veren kişinin Şırnak’ta TEM Şube Müdürü olarak görevini yürüten Hacı Murat Dinçer olduğunu açıkladı. Halkların Demokratik Partisi (HDP), ayrıca işkence eyleminin içinde bulunan 6 polis memuru ile sorumlulukları bulunan İçişleri eski Bakanı Selami Altınok, dönemin Şırnak Valisi Ali İhsan Su ve dönemin Şırnak Emniyet Müdürü Celal Sel hakkında suç duyurusunda bulundu. Birlik ailesi avukatları ise, Birlik’i işkenceyle öldüren polisler hakkında “Kasten öldürmek”, zırhlı araçla sürükleyenler hakkında “Kişinin hatırasına hakaret etmek” ve “Görevi kötüye kullanmak”, olayı gören diğer polisler hakkında ise “İşlenen suçu bildirmemek”, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçlarını işledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından hazırlanan raporlarda Birlik’in akrep adı verilen polis aracının arkasında sürüklenirken yaralı halde olduğu ve daha sonra yaşamını yitirdiği belirtildi. Yaralı Birlik’in sürüklenmek suretiyle öldürülmesinden sorumlu tutulan ve hakkında suç duyuruları yapılan, Murat Dinçer, 7 Nisan 2016’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden başarı plaketi alan 10 polisten biriydi. Dinçer 2018’de emekliliğini istedikten sonra AKP üyesi ve milletvekili aday adayı oldu. 

Ekrem Gönül, Ankara İl Emn. Müd. Güvenlik Şube Müdür Yard. 

Sayıştaydan emekli yargıç (Hakim) 77 yaşındaki Perihan Pulat’ın 1 Mayıs 2018’de “İşçi Bayramı” nedeniyle düzenlenen gösteri sırasında Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı Ekrem Gönül tarafından darp edilerek işkenceye maruz kalmıştır. TİHV tarafından hazırlanan raporda sanık polis tarafından gerçekleştirilen eylemin insan onuruna yakışmayan işkence düzeyinde kötü bir muamele olduğunu vurgulanmıştır. Ankara 14. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılan Gönül 3 bin TL adli para cezasına çarptırılmış ve mesleğine devam etmiştir.

Mahmut Çaça, Tarsus T Tipi Kadın Kapalı Cezaevi 2. Müdürü

Mersin Tarsus İlçesi T Tipi Kapalı Kadın Cezaevi’nde işkence eylemleri, HDP Ağrı Milletvekili Dilan Dirayet Taşdemir tarafından TBMM gündemine taşındı. Taşdemir yaptığı açıklamada , “Avukatlardan alınan bilgiler, 56 kadın mahkûm saçlarından sürüklenip darp edilerek, tecavüzle tehdit edilerek, cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koymaktadır” dedi. Cezaevi’nde kalan kadın mahkumlara işkence ve kötü muamelede bulunulduğu iddialarına ilişkin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle verilen soru önergesinde, özellikle işkence yaptığı belirlenen Tarsus T Tipi Cezaevi Müdürü Mahmut Çaça’nın, 1996 yılında 11 siyasi tutuklunun yaşamını yitirdiği, 24’ünün yaralandığı katliamda Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde ikinci müdür olarak görev yaptığı bilgisi paylaşıldı. Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım’ın ise işkence iddialarını örtbas ederek işlem yapmadığı açıklandı. 

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD), Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki hak ihlalleriyle ilgili hazırladığı raporda tutuklu ve mahkumlardan Evin Şahin, Fadime Demir, Selvi Yılan, Yıldız Gemicioğlu, Helin Kaya’nın yaşadığı işkenceler detaylı şekilde anlatıldı. İHD suç duyurusunda bulunarak görevlilerin cezalandırılmasını istedi.

Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu, Manisa Cezaevi gardiyanları

Manisa T Tipi Cezaevi’nde tutuklu 57 yaşındaki Ercivan Özcan zatürre hastalığıyla mücadele ederken, gardiyanlar tarafından darp edildi ve sol kolu omuzdan dirseğe kadar parçalandı.  Kolu kırıldıktan sonra ayrı bir cezalandırma yöntemi olarak hastaneye gönderilmeyen Özcan, koğuşta bilincini kaybetti. 2,5 saat sonra kolunun bütünüyle simsiyah olması ve şişmesi sonrası koğuşta bulunan iki doktor ve eczacıların ısrarlı talebi üzerine Özcan Manisa Devlet Hastanesi’ne sevkedildi. Özcan, taburcu olup cezaevine döndükten sonra, cezaevi yönetiminin baskısına rağmen dava açtı. Deliller ve raporlar ışığında mahkeme, 13 Mayıs 2019’da iki gardiyanı suçlu buldu. İşkence yapan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Manisa Devlet Hastanesi’nin Adli Raporu’na göre Özcan’ın darp nedeniyle kolu omuz ve diskek arasında çoklu biçimde kırıldı, hayati fonksiyonlarını etkileyecek ağır ve ömür boyu kalıcı hasarlar oluştu. Zatürre nedeniyle ciğerleri kötü durumda olan Özcan, hayati tehlike gerekçesiyle ameliyata alınamadı. Kolundan sürekli kan alınan Özcan ancak sekizinci günün sonunda ameliyat edildi.

Zekai Aksakallı, Genelkurmay ÖKK Komutanı 

Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 33’ü tutuklu 67 sanıklı davada dinlenen tanıklar, Zekai Aksakallı’nın askerlere yaptığı işkenceyi gördüklerini açıkladı. Tanık Astsubay üstçavuş Ömer Özdemir karargâhta gördüklerine şöyle anlattı: “Domuz bağı ile bağlanan, başına poşet geçirilenler vardı. Zekai Aksakallı’nın Ümit Bak’a küfrettiğini duydum, ‘içeri girdiğinde karınızı birileri şaapacak’ diye. Zekai Paşa’nın diğer personeli tekmelediğini, bunlar götürülürken Volkan Vural Bal’ın da yumrukladığını gördüm. …Bir yarbayımıza elektrik verildiğini gördüm Sanıklardan Sezgin Güney de işkence iddialarına ilişkin sorular yöneltince tartışma yaşandı. Mahkeme Başkanı Bayram Kantık bunun davanın konusu olmadığını ileri sürerek tutuklu sanıkların konuşmalarını engelledi.

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan subay eşinin davasında 18 Nisan 2018 tarihinde tanık olarak ifade veren Genelkurmay Protokol subayı Üsteğmen Kübra Yavuz da Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Tümgeneral İrfan Özsert’ten işkence gördüğünü anlattı. “Bir kadın olarak sağ çıkabileceğimi düşünmedim. 10 gün sonra Genelkurmay Karargâhı içinde Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert tarafından ölüm tehdidi altında ifadem alındı. Genelkurmay poligonunda 2 gün ölüm tehdidi ve şiddete maruz kaldım. Genelkurmay poligonu içinde ellerimiz, gözlerimiz bağlı elektrik verilerek, dövülerek, 2 gün aç bırakıldık. Tuvalete giderken erkek personel kapıyı açık tutup, nezaret ediyordu. 2 saatte bir alınıp, ‘Bu yetersiz biraz daha bir şeyler söyle’ dediler. Gidip gelirken, işkence görenleri görüyordum. İfademi alanların üstünde kan vardı. Bu şartlarda ifade verdim.”

Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam da Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davada kendisine 2 gün işkence yaptıran Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ve Özel Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan’dan şikayetçi oldu. Aynı davada işkence gördüğünü anlatan Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu da Aksakallı ve Tatan’dan şikayetçi oldu.

Cem Karaca, Mahkeme Başkanı- Fatih Karakuş, Başsavcı Vekili 

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Silivri Cezaevi yerleşkesinde bulunan duruşma salonunda tutuklu 24 sanığın yargılandığı davada, mahkeme başkanı sanıkların işkence gördüklerine yönelik ifadelerini tutanağa geçirmedi. Duruşma savcısı da işkence gördüğünü ileri süren tutukluları konuşturmadı. Yargılanan 47’nci Motorize Piyade Alay Komutanı olan Kurmay Albay Sadık Cebeci’nin gözaltı sürecinde işkence gördüğünü iddia etmesi üzerine Mahkeme Başkanı Cem Karaca sözünü kesti. Hakim Karaca, işkence iddialarını tutanağa geçirmek yerine işkencenin anlatılmaması için Albay Cebeci’yi uyardı. Cebeci’nin savunma hakkına devam etmek istemesi üzeine Hakim Karaca tekrar sözünü kesip “Burada sana işkence yapan polisleri yargılamıyoruz. Bunlar senin savunmana tesir edecek konular değildir. O kısımları atlayın sadece size yöneltilen iddialara cevap verin” dedi. Başsavcıvekili Fatih Karakuş da Albay Cebeci’nin işkence iddialarını anlatmaması için devreye girdi. “İşkence altında ifade verdiğini söyleyerek bu davanın AİHM’den döneceğini düşünüyorsan yanılıyorsun” dedi. 

Cem Küçük, Fuat Uğur – Gazeteciler

İktidara yakınlığıyla bilinen, gazeteciler Cem Küçük ve Fuat Uğur TGRT isimli TV kanalında birlikte yaptıkları Medya Kritik programında, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında yargılananların ‘konuşturulması’ için infaz ve işkence yöntemleri uygulanması gerektiğini savunmuşlardır.

Cem Küçük şöyle demiştir: “17/25 oldu diyelim İsrail’e yaptılar, olabilir. Dünyanın her yerinde her gün 15-20 toplu ölüm duyardık, trafik kazası, intihar etti, toplu intihar etti, uyuşturucuyu fazla basmış, aşırı alkolden gitti, dayanamadı köprüden atladı. Bir sürü gerekçe bulurlar. Burada da şimdi bunlara acıma, bütün yöntemleri düşünmelisin. Ya elimizde çok kritik üç-dört tane FETÖ’cü var. Ali Fuat Yılmazer, Mehmet Partigöç, Alaaddin Kaya. Ya şu adamları bir konuştursanıza. Bunlar bir sürü şey biliyor. Bizim savcı şöyle; oturuyor, ‘Fuatçığım hoş geldin. Adın, soyadın…’ mesela diyor. Nerede görev yaptın, bu işi sen mi yaptın? Hayır diyor. Böyle diyor mesela. Kardeşim başka türlü de konuşturma teknikleri var. Sallandır camdan aşağıya.”

Yapılan açıklamaların ardından Diyarbakır Barosu, açıkça işkence çağrısında bulundukları gerekçesiyle Cem Küçük ve Fuat Uğur hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Gazetecilerin “Suç işlemeye tahrik ve suçu övme” suçunu işledikleri ve 5 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları gerektiği savunuldu. Baronun İnsan Hakları Komisyonu üyesi Aydın Özdemir, Küçük ve Uğur’un açıklamalarına, “Alenen işkence suçu meşru gösterilmiş, işkencenin yöntemleri dahi belirtilerek, gözaltında kalan bir kısım şüphelinin işkenceden geçirilmesi yolu gösterilmiştir. İşkence, hiçbir zaman sınırlanamayacak, meşru gösterilemeyecek bir suçtur. Uluslararası ve iç hukukumuzda, OHAL’de bile işlenemeyecek bir suç türüdür” dedi.

Emre Soylu, MHP’li Danışman

MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanı Emre Soylu, Diyarbakır Bağlar ilçesinde bir polisin öldürülmesinden sorumlu tutularak gözaltına alınan M.E.C.’nin emniyette işkence gördüğüne dair fotoğrafları yayınladı. Soylu, sosyal medya hesabı üzerinden işkenceyi överek, “Kahraman #Polis memurumuz #AtakanArslan’ ı şehit eden it M.E.C. isimli hain #Diyarbakır Emniyet’in şefkatli kollarında.” Şeklinde paylaşımda bulundu.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Diyarbakır Şubesi, Soylu hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. ÖHD, danışman Emre Soylu hakkında “suç işlemeye tahrik”, “suçu bildirmeme”, ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından kamu davası açılmasını talep etti. Soruşturma devam ediyor. 

Ali Türkşen, Erme Onat, emekli SAT Komandosu

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu yargılanan Deniz Binbaşı Tahsin İşlekel ve Astsubay Metin Bircan, Beykoz SAT Komutanlığı’nda eski emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve Astsubay Bülent Kuru’dan işkence gördüklerini anlatarak şikayetçi oldular. Deniz binbaşı Tahsin İşlekel mahkeme tutanaklarına giren ifadesinde şunları anlattı: ‘Sabah 07:00 civarında Turhan albay içeriye girdi. Bana hitaben ‘arkadaşlar her şeyi itiraf edin, yoksa arkada bekleyen profesyonel bir ekip zayıf noktanızı tespit edip ya ağzınızı burnunu kırarak, veya ailenize zarar vererek sizi konuşturur’ dedi. Duyduklarım karşısında donup kaldım ve herhangi bir şey diyemedim. Arkadan o ekip içeri geldi. Bu ekipte emekli albay Ali Türkşen, emekli Binbaşı Erme Onat ve ismini Bülent Kuru olarak öğrendiğim astsubay içeri girdiler. Nizamiye astsubayını diğer odaya aldılar. Hiçbir şey sormadan ekip bana vurmaya başladı. İlk girdiklerinde Ali Türkşen, önce bana vurdu sonra da diğerlerinden müsade isteyerek resmi kıyafetlerimin rütbelerini eliyle söktü. ‘Bu şekilde konuşmamız daha uygun’ dedi. Sonra bir boş kağıt verdiler. ‘5 dakika sonra geleceğiz, kimler vardı yazacaksın, dolmamış olursa aileni rahatsız ederiz’ dediler. 

…Ali Türkşen albay bu kez elinde bıçakla geldi. Erme Onat’ın da elinde bıçak vardı. Erme bıçağı boynuma dayadı. Ali ise elimi bıçakla kanattı. Ben boynumdaki bıçağa müdahale etmeye çalıştım. Birkaç tur daha bu şekilde girip çıktılar. Emekli olduğunu düşündüğüm kıvırcık saçlı bir astsubay ile Ali Türkşen içeri girdi. Masada oturduğum yerden beni çağırdı. ‘Odanın ortasında çök’ dedi. Astsubay beni ellerimden ve ayaklarımdan bağladı. Ellerim ayaklarım arkadan bağlı domuz bağı beni yüz üstü yere yatırdılar. Bacağınızı oynattığınızda kolunuz, kolunuzu oynattığınızda bacağınız acıyacak şekilde bağladılar. Suratım yerdeydi. ‘Tuvalete de gidemez. Altına yapsın’ dediler. 17 Temmuz sabahı saat 07_00’de gözlerimizi ve ağzımızı bağladılar. Kafamızı duvarlara vurarak nizamiyeye götürdüler. Orada savcının gelmesini beklediklerini söylediler. 2 saat kadar orada bekledik. Nizamiyeye polis geldi. Gözlerimi açtılar. Beykoz ilçe emniyet müdürlüğüne götürdüler. Burada da özel harekat polisinin dayağına maruz kaldık. 2-3 gün sonra Çağlayan Adliyesine sevk edildim. Tutuklandım…”

Levent Bahadır, Deniz Yüzbaşı -Alper Korkmaz, Başkomiser

Tutuklanan SAT Komandosu Astsubay Murat Fırat, 7 Ocak 2020 tarihindeki duruşmada verdiği 55 sayfalık ifadesinde gözaltına alındıktan sonra gördüğü insanlık dışı muameleyi anlattı. 15 Temmuz’da gözaltına alınan Fırat’ın ifadeleriyle o dönem görevine dönen Balyoz ve Ergenekon gibi davaların sanıkları ile emekli askerlerin bizzat işkencelere katıldıkları mahkeme kayıtlarına geçti. Fırat, 17 Temmuz 2016’da SAT Komutanlığında, 17-18 Temmuz’da Beykoz İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde, 18-20 Temmuz İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde 21 Temmuz’da da Silivri Cezevi’nde işkence gördüğünü ayrıntılarıyla anlattı. Fırat darbe girişiminden haberinin olmadığını 15 Temmuz’da gelen emirle terör saldırısı ihtimali üzerine gece vakti Akıncılar Üssü’ne götürüldüklerini ve nöbet tuttuğunu açıkladı.

İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra kendilerine özel işkence yapılması için Beykoz Emniyet Müdürlüğü’nden Rambo lakaplı polisinin getirildiğini, ve bu kişinin tezahürat ve alkışlar eşliğinde işkence yaptığını söyledi. Murat Fırat’ın tutanaklara giren ifadesi şöyle; “Hastaneden darp raporu aldıktan sonra Beykoz İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Ellerimiz arkadan kelepçeli olduğu halde yere yatırıp işkence yaptılar. İçeri giren herkes küfür ediyor tekmeliyor, üzerimde tepiniyor tükürük, salya atıyor ve bağırıyordu. Bunlar yaşanırken bazıları da yaptığı işkenceleri cep telefonu ile kayıt altına alıyordu. Bu görüntüler benden sonra SAT birliğe gelip geceyi birlikte geçirmek zorunda kalan Mustafa Avşar’a birliğimizde görevli yüzbaşı Levent Bahadır tarafından gösterilmiş. Eğer istediği şekilde ifade vermezse onun da sonunun bu şekilde olacağı yönünde tehdit edilmiştir.

“Burnumu ve kaburgamı kırdı”

Rambo tezahürat eşliğinde teçhizat ve silahını çıkardı, usta bir işkenceci gibi vazifesine başladı. Çok vurduğundan olacak elleri ağrıdığı için eline eldiven istedi. Eldiveni taktıktan sonra kaldığı yerden devam etti. Sonuç olarak yaptığı işkenceler sonucunda burnumu ve kaburgamı kırdı. Her iki kulak zarımı patlattı. Çenemde üç santim yarık oluşturdu. Bana ekstra işkence ve hakarette bulunuyorlardı. Çünkü bu SAT komutanı Amiral Turhan Ecevit’in özel isteği idi. Polislerde Turhan Ecevit’in bu isteğini hiç kırmadı.

Beni SAT komutanlığında darp eden ağır hakaret eden yüzbaşı Erdal Çerçi ve üsteğmen Uğur Günaslan’dan yine beni darp eden astsubay Burak Çelik’ten bana şerefsiz diye hakaret eden Ercan Kireçtepe’den ki tuğamiral rütbesinde Akdeniz Bölge Komutanı olarak görev yapıyor. Komuta ettiği birlikte bana işkence yapılmasına hakaret edilmesine müsaade eden, beni başıma silah dayayarak ölümle tehdit eden ve polislere bana ekstra işkence yapılması yönünde telkinde bulunan SAT komutanı amiral Turan Ecevit’tir” demiştir. 

Barış Dedebağ, Emekli Binbaşı

Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı olarak görev yapan Muhammet Tanju Poshor’a yapılan işkenceler Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi kayıtlarına girdi. Poshor gözaltına alınışını ve gördüğü muameleyi şöyle anlattı: “16 Temmuz 2016 sabahı ameliyathaneden ameliyata hazırlanırken gözaltına alındım. Savaşta bile askıya alınmayacak tedavi hakkım ihlal edilerek Merkez Komutanlığı’ndan hiç kimse olmadan ameliyathaneden çıplak vaziyette kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından darp edilerek, sırtımda açık yara olmasına rağmen ters kelepçelenerek gözaltına alındım. Nazi Kamplarındaki gibi çıplak vaziyette dizlerinin üstünde başlar öne eğik olarak tutuluyor, aralarında bulunan sivil kıyafetli polisler ve bir kısım üniformaları askerlerce ki bu askerlerin başında da o zaman binbaşı rütbesinde olan Barış Dedebağ vardı. Barış Dedebağ’da ordaki pek çok kişiye özellikle generallere ve bana da darp ederek işkenceye katılmıştır, ismini de burda veriyorum ve suç duyurusunda bulunuyorum kendisi hakkında. Defalarca elektrik verildi. Ayık kaldığım zamanlarda hatırladığım acıya alışmaya başladım ama etimin yanık kokusuna bir buçuk yıldır hala alışamadım. Bu koku işkencecilerimi de rahatsız ediyordu ki ara sıra kusanlar oluyordu aralarından.”

Devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı TV kanalı TRT ve hükümete yakınlığı ile bilenen TV kanallarında Barış Dededağı’nın subay ve astsubaylara yönelik şiddet uyguladığına dair bir kısım görüntüleri yayınlamıştır.

SONUÇ

Türkiye’de işkence ve kötü muamele suçu özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli askeri darbe girişimi sonrası sistematik hale dönüşmüştür. AKP hükümeti, AB uyum yasaları kapsamında insan haklarını korumaya yönelik yürürlüğe koyduğu yasaları, Anayasa ve Türk Ceza Kanunu hükümlerini, altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri, AİHM içtihatlarını askıya almıştır. Hükümet yetkilileri, savaş dahil her şartta yasak olan işkence suçunu engellemek yerine bizzat güvenlik birimlerini bu yönde cesaretlendirecek teşvik edecek açıklamalar yapmıştır. 

Insan Hakları Kuruluşlarının hazırladıkları raporlar ve çalışmalar, binlerce işkence mağdurunun Türkiye’de hakkını arayamadığını ve işkence suçunu işleyenlerin cezasızlıkla ve hatta kimi zaman da terfilerle ödülledirildiklerini ortaya koymaktadır. Açılan soruşturmalar yeterli inceleme yapılmadan kapatılmaktadır. Açılan davalar yıllarca sürmekte adeta işkencecinin eylemlerine devam etmesinin önü açılmaktadır. Gözaltında ve cezaevlerinde işkence sonucu artan ölüm vakaları Türkiye’de insan hakları ihlallerinin geldiği durumu açıkça göstermektedir. 

AKP hükümeti Anayasa, Türk Ceza Kanunu ve Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere sahip çıkmalı insan hakları ihlallerini durdurmaya yönelik çaba göstermelidir. Sistematik işkence uygulanan güvenlik birimleri ve ceza ve tevkif evleri denetime açılmalıdır. İşkence suçunu cesaretlendirecek düzenlemeler ve açıklamalar yerine engellemeye yönelik yasal tedbirler alınmalıdır. Avukatların müvekkilleriyle daha sık ve özel görüşebilme imkanı sağlanmalıdır. İşkence iddialarının doktorlar tarafından daha dikkatli incelenmesini sağlayacak tedbirler alınmalı ve İstanbul protokolü uygulanmalıdır. Doktorlar gözaltındaki zanlıları mutlaka kolluk güçlerinin olmadığı ortamda muayene ederek rapor tanzim etmelidir. İnsan Hakları Örgütlerinin, Türkiye’de gerekli denetimleri yapabilmesinin önü açılmalıdır. İşkenceciler, işkence suçunu öven, örtbas eden veya teşvik edenler cezalandırılmalıdır.

TURKIYE’DE ISKENCE ARSIV CALISMASI

Iskenceci (Fail) Vazifesi (Rolu) Sehir Kurum Magdur Meslek Contact Aciklama (Iskence) Sayfa
1 Süleyman Soylu İçişleri Bakanı Ankara Emrindeki güvenlik birimlerine aleni şekilde şiddet kullanma ve işkence talimatı vermiştir Sayfa 5
2 Hakan Fidan  MİT Müsteşarı Ankara MİT müsteşarlığında aylarca işkence gören mağdurların anlatımları Hakan Fidan’ın işkenceli sorgu talimatını verdiğini göstermiştir. Sayfa 8
3 Halil İbrahim Dilek Em.Mdr.Yrd. Mersin Mersin TEM Şb. Gözaltındaki başkomiser Süleyman Akçin ve diğer emniyet mensuplarına işkence yapmıştır. Sayfa 14
4 Berat Günçiçek TEM Şb.Md.Yrd Mersin Mersin TEM Şb. Gözaltındaki başkomiser Süleyman Akçin ve diğer emniyet mensuplarına işkence yapmıştır. Sayfa 15
5 Zekai Aksakallı Genelkurmay Ankara Genelkurmay Kübra Yavuz Üsteğmen Gözleri bağlı halde 2 gün aç bırakıldı ve elektirik ile işkence yapıldı. Sayfa 24
6 İrfan Özsert Genelkurmay Ankara Genelkurmay Kübra Yavuz Üsteğmen Gözleri bağlı halde 2 gün aç bırakıldı ve elektirik ile işkence yapıldı. Sayfa 24
7 Alper Korkmaz Başkomiser İstanbul Beykoz İlçe Em.Mdlüğü Murat Fırat Astsubay SAT komandosu  TC no 39604233842 2006 devre başkomiser Alper Korkmaz’ın SAT komandolarına yaptığı işkence duruşma tutanaklarına geçti. Alper Korkmaz, SAT komandolarına ormanda günlerce ağır işkence yaptı.
Pek çok komandonun vücudunda iyileşmesi mümkün olmayan hasarlar meydana geldi.
Sayfa 28
8 Turhan Ecevit SAT Komutanı Amiral İstanbul Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Murat Fırat’ın başına silah dayayarak ölümle tehdit etti ve polislere Fırat’a ekstra işkence yapılması yönünde telkinde bulundu. Turhan Ecevit’in işkenceye azmettirdiğini anlattı ifadeler mahkeme dosyasına girdi. Sayfa 29
9 Levent Bahadır SAT Yüzbaşı İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu İşkence yapılırken çekilen görüntüleri diğer şüphelilere göstererek şiddet uyguladı. Sayfa 28
10 Erdal Çerçi SAT Yüzbaşı İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
11 Uğur Günaslan SAT Üsteğmen İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu Darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
12 Burak Çelik SAT Astsubay İstanbul Beykoz Murat Fırat Astsubay SAT komandosu darp etmek suretiyle işkence yaptı Sayfa 29
13 Barış Dedebağı Binbaşı Ankara Spor Salonu Muhammet Tanju Poshor Çok sayıda askere gözaltı sırasında ağır işkenceler yaptı. Şiddet görüntüleri tv’lerde yayınlandı. Sayfa 30
14 Ahmet Gürbüz  Cumhuriyet Savcısı Antalya Antalya Başsavcılığı Eyüp Birinci öğretmen Günlerce ağır işkence gördü. Makatına cop sokulması suretiyle bağırsakları yırtıldı. Gözaltında kanamaları artınça hastanede ameliyat edildi Ailesine haber verilmedi. Eyüp Birinci, gözaltında olduğu sırada polislerin işkence yaptığını gerekçe göstererek şikayetçi olan ailenin dilekçesini örtbas etti polisler hakkında işlem yapmadı. İşkencenin devam etmesine yardım etti. Sayfa 13
15 Muhsin Türkeş Polis memuru Antalya KOM Şb. Antalya Emniyeti Eyüp Birinci öğretmen Polis memuru MuhsinTürkeş, Eyüp Birinci’ye gözaltında ağır işkence uyguladı. Birinci’nin makatına sert cisim sokarak bağırsaklarını yırtan polisler arasındaydı. Sayfa 13
16 Volkan Vural Bal Yüzbaşı, Genelkurmay Bsk. Ankara Genelkurmay Başkanlığı Üstçavuş Ömer Özdemir subay Fiziki darp Sayfa 24
17 Eşref Aktaş Savcı Trabzon Adliyesi Abdullah B. Savcı Aktaş, işkence gören bir mağdurun şikayeti üzerine açılan soruşturmada KHK gereği polislerin görevlerinden dolayı cezai sorumluluklarının olmadığına ve yargılanamayacağına hükmetti. Sayfa 11
18 Fatih Tezcan Gazeteci İstanbul Cemal Aslan, Abdulselam Aslan, Halil Aslan Gevaş, Köylü Van Gevaş Emniyet Müdürlüğü’nde işkence gören köylülerin fotoğraflarını yayınlayarak işkenceyi övmüş güvenlik birimlerini işkence suçuna teşvik etmiştir. İşkence gören şahısların daha sonra masum olduğu anlaşılmıştır. Sayfa 6
19 Mehmet Metiner AKP’li siyasetçi Ankara Metiner, TBMM Cezaevi Alt Komisyonu Başkanı olduğu dönemde özellikle de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik cezaevlerinden gelen işkence ve kötü muamele iddiaları konusunda inceleme ve araştırma yapmayacaklarını açıklamıştır. Sayfa 9
20 Yasin Demir TEM Şb.Md. Kırıkkale Emniyet Müdürlüğü Diş Hekimi Erdem Ayyıldız, Öğretmen Harun Özdemir, Okul Müdürü Hasan Kobalay Diş Hekimi, Öğretmen, Okul Müdürü Mağdurların verdiği bilgilere göre; Yasin Demir, Kırıkkale TEM Şube Müdürü olduğu dönemde gözamtındaki şüphelilere ağır darp, tazyikli soğuk suyla yıkama, makata cop sokma gibi işkenceler yapmıştır. Sayfa 15
21 Gökhan Karagöz Emniyet Müdür Yrd. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü Kubilay G. T.A. Ö.K. Polis Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler kendilerine işkence yapan Karagöz ve Çakıroğlu’nun isimlerini açıkladı. Sayfa 17
22 Okan Çakıroğlu Emniyet Müdür Yrd. Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğü Kubilay G. T.A. Ö.K. polis Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 5 ekim 2017 tarihli duruşmasında yargılanan şüpheliler kendilerine işkence yapan Karagöz ve Çakıroğlu’nun isimlerini açıkladı. Sayfa 17
23 Tahir Darbazoğlu TEM Şb Amiri Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Binbaşı Emrah Ilgaz, Yüzbaşı Sadık Kazancı ve Pilot Üsteğmen Adem Kırcı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu. Binbaşı Emrah Ilgaz, Yüzbaşı Sadık Kazancı ve Pilot Üsteğmen Adem Kırcı ile birlikte 16 mağdur Darbazoğlundan şikayetçi oldu. Sayfa 18
24 Elif Sümercan TEM Şb Amiri yrd. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Akın Öztürk ve diğer subaylar General Akın Öztürk başta olmak üzere gözamtındaki çok sayıda subaya ağır işkence uyguladı. Sayfa 18
25 Hacı Murat Dinçer TEM müdürü Şırnak İl Emniyet Müdürlüğü Hacı Lokman Birlik ve ailesi politikacılar Hacı Lokman Birlik’in zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülmesi talimatını verdi. Sayfa 20
26 Selami Altınok Eski İçişleri Bakanı Ankara Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Altınok’un işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
27 Ali İhsan Su Eski Şırnak Valisi Şırnak Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Ali İhsan Su’nun işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
28 Celal Sel Eski Şırnak emniyet Müdürü Şırnak İl Emniyet Müdürlüğü Hacı Lokman Birlik ve ailesi Zırhlı araç arkasında sürüklenerek öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ailesi Celal Sel’in işkence suçundan yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Sayfa 20
29 Ekrem Gönül Güvenlik Şube Müd. Yard. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Perihan Pulat emekli yargı mensubu Perihan Pulat’ı darp ederek yaralayan polis Ekrem Gönül görevine devam etmektedir. Gönül yargılandığı mahkemede sadece 3 bin tl para cezasına çarptırılmıştır. Sayfa 21
30 Mahmut Çaça Tarsus İlçesi T Tipi Kapalı Kadın Cezaevi Müdürü Mersin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Kurumu Evin Şahin, Fadime Demir, Selvi Yılan, Yıldız Gemicioğlu, Helin Kaya, 56 Mahkum 56 kadın mahkûmun saçlarından sürüklenip darp edilmesi, tecavüzle tehdit edilmesi ve cinsel şiddete maruz kalması eylemlerinden sorumlu tutulmuştur. Sayfa 22
31 Enis Yavuz Yıldırım Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ankara Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Kurumu 56 Mahkum Mersin’de 56 mahkuma işkence yapan gardiyanlar ve cezaevi müdürü hakkında gerekli işlemleri yapmadığı gibi Türkiye’nin bir çok şehrindeki cezaevlerinde yaşanan işkencelerden sorumlu tutulmuştur. Sayfa 22
32 Volkan Akkuş Gardiyan Manisa T Tipi Cezaevi Ceza ve Tevkif Evleri Ercivan Özcan Tutuklu Ercivan Özcan’a işkence yapan, sol kolunu omuzdan dirseğe kadar parçalayan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu yargılandı ve işkence suçundan 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Memuriyetten atıldılar. Sayfa 22
33 Özgür Kutlu Gardiyan Manisa T Tipi Cezaevi Ceza ve Tevkif Evleri Ercivan Özcan Tutuklu Ercivan Özcan’a işkence yapan, sol kolunu omuzdan dirseğe kadar parçalayan gardiyanlar Volkan Akkuş ve Özgür Kutlu yargılandı ve işkence suçundan 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Memuriyetten atıldılar. Sayfa 22
34 Ümit Tatan Özel Hava Alay Komutanı Albay Ankara Genelkurmay Mehmet Sağlam veHüseyin Çakıroğlu Subay Sağlam ve Çakıroğlu kendilerine yapılan işkencedan sorumlu tuttukları Ümit Tatan’dan mahkemede şikayetçi oldu. Sayfa 25
35 Bayram Kantık 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ankara Adalet Bakanlığı Sezgin Güney Subay Anlatılan işkence iddialarının tutanaklara geçmesine ve tutukluların bu konuda açıklama yapmasına izin vermedi. Sayfa 24
36 Cem Karaca  14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İstanbul Adalet Bakanlığı Sadık Cebeci Subay Tutuklu sanığın gördüğü işkenceyi mahkeme tutanağına geçirmedi. Sayfa 25
37 Fatih Karakuş İstanbul Başsavcı Vekili İstanbul Adalet Bakanlığı Sadık Cebeci Subay Tutuklu sanığın işkence gördüğünü anlatmasına izin vermedi Sayfa 25
38 Oktay Kapsız Marmaris İlçe Emniyet Md. Yrd. Muğla İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş Oktay Kapsız, İstanbul’da görev yaptığı sırada gözaltında Murat Konuş isimli zanlıyı işkence ile öldürmek suçundan İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezaya rağmen halen görev başındadır. Sayfa 11
39 Ramazan Adıgüzel İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
40 Murat Ertürk İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
41 Abdülcelil Karadağ İstanbul Asayiş Şube İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Murat Konuş İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, gözaltındaki Murat Konuş’u işkence ile öldürdükleri gerekçesiyle olaydan yaklaşık 10 yıl sonra tutuksuz yargılanan polisler Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ’ı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, buna rağmen tutuklama kararı vermedi. Polisler görevlerine devam etti. Sayfa 12
42 Cem Küçük Gazeteci İstanbul Diyarbakır Barosu İşkenceyi övmek ve bu suçu işlemeye tahrik’ suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 25
43 Fuat Uğur Gazeteci İstanbul Diyarbakır Barosu İşkenceyi övmek ve bu suçu işlemeye tahrik’ suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 25
44 Emre Soylu Milletvekili danışmanı Mersin M.E.C- Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Polislerden işkence gören zanlının fotoğraflarını paylaşarak işkenceyi övdüğü gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmıştır. Sayfa 27
45 Ali Türkşen Emekli Albay İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
46 Erme Onat Emekli Binbaşı İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
47 Bülent Kuru Emekli Astsubay İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence yapmıştır. Sayfa 27
48 Ercan Kireçtepe Tuğamiral,SAT Komutanı İstanbul Tahsin İşlekel, Metin Bircan Beykoz Sat Komutanlığı binasında subaylara işkence eylemlerine katılmıştır. Sayfa 29

 

 

Referanslar

1- “Talimatı böyle verdi: Lime lime edin! İbret olsun diye bunların resimlerini paylaşacağız”, Milliyet, 09 Nisan 2020,
https://www.milliyet.com.tr/gundem/talimati-boyle-verdi-lime-lime-edin-ibret-olsun-diye-bunlarin-resimlerini-paylasacagiz-6184695

2-  ‘Terörist’ diye işkence edilen köylüler serbest bırakıldı, Evrensel, 15 Hasiran 2017, https://www.evrensel.net/haber/323661/terorist-diye-iskence-edilen-koyluler-serbest-birakildi

3-  “Van’da işkence gören vatandaşların avukatından suç duyurusu”, Atkifhaber, 21 Haziran 2017,  http://aktifhaber.com/gundem/vanda-iskence-goren-vatandaslarin-avukatindan-suc-duyurusu-h99267.html

4-  “İşkenceye ödül gibi ‘ceza’!”, Yeniyaşam, 23 Haziran 2020, http://yeniyasamgazetesi2.com/iskenceye-odul-gibi-ceza/

5-  “Soylu’nun ‘terör destekçisi’ dediği Abdi Amca beraat etti,  Bakanlık tazminat ödeyecek”, TR724, 16 Şubat 2019, https://www.tr724.com/soylunun-teror-destekcisi-dedigi-abdi-amca-beraat-etti-bakanlik-tazminat-odeyecek/

6- “İstanbul Barosu’dan Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu”, Sözcü, 5 Ocak 2018, https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/istanbul-barosudan-suleyman-soylu-hakkinda-suc- duyurusu-2160988/

7- “Baro başkanlarından Süleyman Soylu için ‘işkence’ suçlamasıyla suç duyurusu”, GazeteDuvar, 25 Haziran 2020, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/06/25/baro-baskanlarindan-suleyman-soylu-icin-iskence-suclamasiyla-suc-duyurusu

8- “Cumartesi Anneleri ve İHD’den Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu”, Dokuz8haber, 10 Eylül 2018, https://dokuz8haber.net/gundem/cumartesi-annelerinden-suleyman-soylu-hakkinda-suc- duyurusu/

9- AST Raportörlerinin MİT tarafından Kaçırılan A.G. Z.B. ve İ.S ile yaptığı Temmuz 2018 tarihli mülakatlar. “Türkiyede Sistematik İşkence ve Kötü Muamele”, AST, 6 November 2019, https://silencedturkey.org/turkiyede-sistematik-iskence-ve-kotu-muamele

10- “AKP’li Metiner’den vahim sözler: İşkence’ye inceleme yok”, Cumhuriyet, 3.10.2016  http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/608880/AKP_li_Metiner_den_vahim_sozler__iskenceye_inceleme_yok.html

11- “Emniyet’ten ‘gizli’ talimat iddiası: Gözaltı birimlerini uygun hale getirin”, Agos, 09.09.2016, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16504/emniyet-ten-gizli-talimat-iddiasi-gozalti-birimlerini-uygun- hale-getirin

12- “Savcı işkence suç duyurusunu KHK’ye dayanarak reddetti”, Evrensel, 16.01.2017, https://www.evrensel.net/haber/304217/savci-iskence-suc-duyurusunu-khkye-dayanarak-reddetti

13-“İşkenceci polisler: Müebbet var tutuklama yok”, T24,11 Temmuz 2019,
https://t24.com.tr/haber/iskenceci-polisler-muebbet-var-tutuklama-yok,830080

14- “İşkenceci polise devlet töreniyle veda”, gazeteduvar, 26 Aralık 2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/26/iskenceci-polise-devlet-toreniyle-veda

15- “İşkence yapıp öldürmüşlerdi, 4 polise disiplin cezası bile yok”, Aktif Haber, 28 Aralık 2019 http://aktifhaber.com/gundem/iskence-yapip-oldurmuslerdi-4-polise-disiplin-cezasi-bile-yok- h141111.html

16- “Antalya Emniyeti’nde korkunç işkence”, Zaman Australia, 7 Ağustos 2016, https://zamanaustralia.com/2016/08/antalya-emniyetinde-korkunc-iskence/

17- “KHK’lar gözaltında işkenceyi kolaylaştırdı”, Agos, 25.10.2016, 
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16827/khk-lar-gozaltinda-iskenceyi-kolaylastirdi

18- İşkence tutanağı , Magduriyetler, 22 Ock 2017, http://magduriyetler.com/2017/01/22/iskence- tutanagi/

19- Filistin askısından tecavüze mahkeme tutanaklarında Mersin Emniyeti işkenceleri, Bold Medya, 09.02.2019, https://boldmedya.com/2019/02/09/filistin-askisindan-tecavuze-mahkeme- tutanaklarindan-mersin-emniyeti-iskenceleri/

20- Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi 16.2.2017 tarihli 3. Celse 35 sayfalık duruşma tutanağı

21- “Police chief nicknamed ‘Angel of Death’ who ran torture sites in Turkey unmasked in court testimony”, Nordic Monitor, 20 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/police-chief-nicknamed-as-angel-of-death-who-run- torture-sites-in-turkey-unmasked/

22- “Akın Öztürk’ü çırılçıplak soyup işkence yaptılar; polisler bile dayanamadı…” TR724, 20 Temmuz 2017, https://www.tr724.com/akin-ozturku-cirilciplak-soyup-iskence-yaptilar-polisler-bile- dayanamadi-video/

23- “Police chief nicknamed ‘Angel of Death’ who ran torture sites in Turkey unmasked in court testimony”, NordicMonitor, 20 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/police- chief-nicknamed-as-angel-of-death-who-run-torture-sites-in-turkey-unmasked/

24- “Erdoğan’ın 12 koruması hakkında ABD’de tutuklama kararı”, T24, 15 Haziran 2017, https://t24.com.tr/haber/erdoganin-12-korumasi-hakkinda-abdde-tutuklama-karari,409219

25- “Police in Turkey adopt ISIS tactics in torture, see women and girls as sex slaves”, Nordic Monitor, 4 August 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/08/police-in-turkey-adopted-isis-tactics-in- torture-saw-women-and-girls-as-sex-slaves/

26- “Hacı Lokman Birlik’i katleden polislere emri veren Şırnak TEM şube müdürü”, Sendika.org, 24 Nisan 2016, https://sendika63.org/2016/04/haci-lokman-birliki-katleden-polislere-emri-veren- sirnak-tem-sube-muduru-345622/

27- “Perihan Pulat’ı darp eden polis pişkinlikte sınır tanımadı: ‘Ayağı kayıp yere düşmüş’”, Gazete Yolculuk, 10-02-2019, https://www.gazeteyolculuk.net/perihan-pulati-darp-eden-polis-piskinlikte- sinir-tanimadi-ayagi-kayip-yere-dusmus

28- “Tarsus Cezaevi’ndeki işkence Adalet Bakanına soruldu: ‘Kadınlar tecavüzle tehdit edildi’”, İlerihaber, 11-08-2017, https://ilerihaber.org/icerik/tarsus-cezaevindeki-iskence-adalet-bakanina- soruldu-kadinlar-tecavuzle-tehdit-edildi-74966.html

29- “Kadın Mahpuslar Dövüldü; Koğuşta Yemek Yetmiyor, Su Çamurlu Akıyor”, Bianet, 04 Temmiz 2017, http://bianet.org/bianet/insan-haklari/188002-kadin-mahpuslar-dovuldu-kogusta-yemek- yetmiyor-su-camurlu-akiyor

30- “OHAL’de işkenceyi belgedi, işkencecileri memuriyetten attırıp hapse mahkum ettirdi”, Bold Medya,28-11-2019, https://www.boldmedya.com/2019/11/28/ohalde-iskenceyi-belgedi- iskencecileri-memuruyetten-attirip-hapse-mahkum-ettirdi/

31- “15 Temmuz ÖKK davasında işkence tartışması”, OdaTV, 15.08.2018, https://odatv4.com/ajandasina-mado-yazinca…-15081845.html

32- “Mahkeme darbeden sonra ilk kez işkencecilerin peşine düştü: Adreslerini istedi”, Ahval, 22 Haziran 2018, https://ahvalnews.com/tr/iskence/mahkeme-darbeden-sonra-ilk-kez-iskencecilerin- pesine-dustu-adreslerini-istedi

33- “Darbe girişiminden yargılanan binbaşı, Aksakallı ve Tatan’dan şikayetçi oldu”, Hürriyet,06.02.2017, https://www.hurriyet.com.tr/darbe-girisiminden-yargilanan-binbasi-aksakal- 40357733

34- “FETÖ’cü albaya mahkemede tokat gibi yanıt: Bu taktik sökmez!”, Sabah,1.6.2017, https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/06/01/fetocu-albaya-mahkemede-tokat-gibi-yanit-bu- taktik-sokmez

35-  “İşkence dosyaları işkencecileri ömür boyu takip edecek”, TR724, 23 Ekim 2016, https://www.tr724.com/iskence-dosyalari-iskencecileri-omur-boyu-takip-edecek/

36- “İşkence çağrısı yapan Cem Küçük hakkında suç duyurusu”, Gazete Karınca, 13 Aralık 2017, https://gazetekarinca.com/2017/12/iskence-cagrisi-yapan-cem-kucuk-hakkinda-suc-duyurusu/

37- “İşkenceyi teşvik eden Cem Küçük dünya gündeminde”, TR724, 23 aralık 2019, https://www.tr724.com/iskenceyi-tesvik-eden-cem-kucuk-dunya-gundeminde/

38- “İşkenceyi öven MHP’li danışman Emre Soylu hakkında suç duyurusu”,Evrensel, 8 Haziran 2020, https://www.evrensel.net/haber/406575/iskenceyi-oven-mhpli-danisman-emre-soylu-hakkinda- suc-duyurusu

39- “Ahmet Nesin, işkence dosyasını açtı: ‘Daha çok özür dileyeceksin Ali Türkşen’”, Ahval, 4 Eylül 2019, https://ahvalnews.com/tr/iskence-iddialari/ahmet-nesin-iskence-dosyasini-acti-daha-cok- ozur-dileyeceksin-ali-turksen

40- “Navy special ops officer who helped evacuate Turks from Lebanon was brutally tortured in Turkey”, Nordic Monitor, 29. Ağustos 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/08/the-navy- seal-member-who-helped-evacuate-turks-from-lebanon-were-brutally-tortured-in-turkey/

41- “Head of operations at NATO-led KFOR tortured in Nazi-like camp in Turkey”, Nordic Monitor, 8 September 2020, https://www.nordicmonitor.com/2020/09/head-of-operations-at-nato-led-kfor- tortured-in-nazi-like-camp-in-turkey/

42- “İşte Kahraman Binbaşı Barış Dedebağı’nın darbe günü çekilen yeni görüntüleri”, Dailymotion, “İşte Kahraman Binbaşı Barış Dedebağı’nın darbe günü çekilen yeni görüntüleri”, Dailymotion,  https://www.dailymotion.com/video/x4rp5ya

 

 

Donate Now

 

Read more

ERDOGAN’S LONG ARMS: ABDUCTIONS IN TURKEY AND ABROAD

 

The Origins of the Problem

Turkey’s struggle to draw the country more in line with the pillars of the European Union faced a long and accelerating slide. The country’s Freedom in the World score has been in free fall since 2014 due to an escalating series of assaults on the press, social media users, protesters, political parties, the judiciary, and the electoral system, as President Recep Tayyip Erdoğan fought to impose personalized control over the state and society in a deteriorating domestic and regional security environment.

Turkey’s drift into the grip of authoritarianism began before the failed 2016 coup. The government’s heavy-handed response to nationwide Gezi Park protests in 2013, the start of a purge against members Gülen community after the corruption investigation in December 2013 paved the way for the emergence of an illiberal government. Many observers and experts pinpoint this year, 2013, as the major turning point for Turkey’s drift away from liberal democracy. The steady descent into an autocratic system leads to the full breakdown of the rule of law, judicial independence, and corrosion of the integrity of Turkey’s bureaucratic institutions following the sweeping purge after the failed coup attempt in 2016.

The signs of the conflict first came to surface after Erdoğan made clear his intentions to establish a more authoritarian rule with the powers vested by the 2011 referendum. The battle lines were drawn after the infamous graft operations of 17 and 25 December, in 2013, where prosecutors rounded up some politicians and businessmen who were under surveillance in a longitudinal investigation. Erdoğan said the corruption files were nothing but a sham, perpetrated by the Gülen movement as a soft coup in line with the interests of the foreign powers, which were envious of the Turkish rise as a global power.

Hizmet had long been hailed as the soft power for the country with its huge focus on education and humanitarian aid activities as well as interfaith dialogue efforts. “Gülen schools portrayed Turkey as a mystical but adaptable and open-minded country, and became a place for building intimate connections with elites and their children in dozens of countries.” Erdoğan used the movement’s international prevalence as a proof for his claim that it became the tool for the foreign powers.

When President Goes to War

Erdoğan has vowed on many occasions to uproot the Gülen Movement wherever it is. He did everything in his capacity, banking on the state power, and striking new partnerships with his old enemies against the Hizmet, which Erdoğan started calling the Parallel Structure. Erdoğan declared a “witch-hunt” against the movement, purging Gülen’s followers from public services, crippling its media power, erecting red-tape obstacles, cowing its institutions and companies with interminable inspections, etc. Finally, on July 15, 2016, a coup attempt, which Erdoğan declared Hizmet as the main perpetrator and used this argument to justify his undemocratic measures.

Erdoğan said: “Neither in the East nor in the West is a single member of this organization comfortable as before, nor will they be. If not today, then tomorrow, one day every member of the FETO traitors’ front will pay for his treason against the country and the nation.2 ” FETÖ, the abbreviation for the Fetullahist Terror Organization, was chosen by him to demonize the movement.

A Cultural Genocide

Erdoğan was not simply flapping his jaws. He has already been doing everything to make life unbearable for the Gülen followers inside the country. The coup attempt, which the Hizmet never claimed involvement in and renounced from the first moment, gave him an unquestionable and unchallenged excuse to completely disregard the current laws, as well as some international laws like the Universal Declaration of Human Rights, under a state of emergency. What ensued was a witch hunt at an unprecedented frantic intensity.

According to the research conducted by the AST as of February 2020, investigations have been carried out on more than 610,000 people. The number of people arrested as a result of these investigations has already gone above 160,000 and counting. Currently, about 63,000 political prisoners are behind bars in the Turkish prisons. A total of 780 children are inside these overcrowded prisons, where their mothers endure agonizing troubles to raise them. 6,021 academics were expelled from their universities; whereas 15 private universities, which had affiliations with the Hizmet were shut down. 3,003 schools and dormitories were closed, millions of books were burned. Roughly 200 media outlets were seized and were either converted to pro-government mouthpieces or muzzled completely. 161 journalists were imprisoned. 4,463 judges or prosecutors were dismissed from public service and some were incarcerated. Tens of thousands of polices officers were axed. The licenses of 1,539 attorneys are currently under trial and 580 of them are in jail. 11 people died under arrest or during interrogation. 93 prisoners were killed due to torture and ill-treatment.

Globalizing the Theatre of War

Erdoğan also attempted to convince countries through carrot and stick policies or more diplomatic means to join his personal fight and do the same to the Hizmet members within their borders without heeding too much about what the rule of law by its very own nature requires. Various governments didn’t hesitate to jump on the bandwagon and yielded to the diplomatic pressure from Erdoğan to arrest and deport members of the Gülen Movement active in their countries. Angola, Azerbaijan, Bahrain, Bulgaria, Georgia, Indonesia, Kazakhstan, Lebanon, Malaysia, Morocco, Myanmar, Pakistan, Qatar, Saudi Arabia, Sudan, and Turkmenistan are some of these countries. In some countries, like Myanmar, Kosovo, Kazakhstan, and Sudan, the countries didn’t even follow their own laws while carrying out the deportations. In some countries, the local intelligence agencies cooperated to seize Gülen followers, while in some others, Turkey’s National Intelligence Agency (MİT) didn’t even need to ask for permission to stage an operation.

In Azerbaijan, Bahrain, Bulgaria, Malaysia, and Pakistan, the domestic authorities blatantly violated international laws by deliberately deporting or letting Turkish intel agents kidnap Erdoğan’s opponents, who had applied for asylum or had UN protection against persecution.

Vicious Methods Inside the Country and Abroad

Although ascertaining the exact number is not easy, an estimated total of 130 people (refer to AST’s research) were abducted inside and outside Turkey through nefarious methods, brushing away even the most basic rights to fair trial and defense. Some of these people whisked away abroad by clandestine operations, were under the protection of the United Nations. They were subjected to heavy tortures, made to sign fake testimonies, turned into the living dead, and even murdered. Ankara was even accused of exploiting the Interpol system by submitting extradition requests for over 40,0003 individuals with arbitrary terror charges, revoking passports of the dissidents who struggle to survive as expats, issuing arrest warrants on fake accusations, etc. MİT organized covert operations to abduct and bring to Turkey mostly people with alleged ties with the Gülen movement, sometimes in collaboration with the relevant authorities of the country and in some other cases without even bothering to inform them.

Inside the country, certain figures were abducted in broad daylight. 29 people (refer to AST’s research) were registered as victims of enforced disappearance. A majority of these people were released, while some are feared to have been killed since no news has been heard from them for years now. Some of the survivors found the courage to tell the gory details of the torture they had been subjected to. Almost all of the people who were turned over to the police and were arrested show signs of heavy physical and psychological damage.

The Scope of the Report

The report consists of three parts. The introductory part will first offer a consolidated approach towards the nature of the war Turkish State has initiated against the Gülen movement, with an emphasis on Erdoğan’s passion for vengeance which has exacerbated the conditions for the Gülen followers. A thorough discussion over the abductions and enforced disappearances within the framework of international law will also be presented in the first part.

The second part will shed light on how the Erdoğan administration extended its operations against the Gülen movement followers all around the world by stipulating and examining all known cases around the world. The third part will deal with the enforced abductions in Turkey, also called the Black Transporter cases.

Part 1- Introduction

It is no secret that Turkey’s authoritarian political Islamist regime, headed by the ruling Justice and Development Party (AKP) and its ruler Recep Tayyip Erdoğan, has long been suppressing opposition in the country. Hand in glove with the shady elements of the country’s former powerhouses, its fight against any kind of political dissent has been carried out through harsh measures that have often invoked the dark memories of the witch hunts of the Middle Ages.

As revealed in a myriad of incidents, the actions engaged by the Turkish state to squelch and muzzle the critics include a list of the most baleful forms of crimes against humanity. Hate crimes such as defamation and libel gush out in torrents every day from a colossal propaganda machine against any segment of the society that dares to position itself opposite the government. Once shunned as a despicable act even for the nation’s intelligence agency, profiling has become a daily routine of not only state institutions, but also some non-governmental organizations. The profiling files are published in national media outlets as if it is a most ordinary thing. Open or covert threats, physical attacks, and torture in the name of the state and for the “holy” purpose of saving the dignity of Erdoğan’s position are no longer counted as crimes. Nor is this all: those who use force towards this aim are revered and rewarded.

Among all these sinister crimes, this report will attempt to throw light upon one of the most contemptible, one that the state has been relentlessly committing recently under orders of Erdoğan: forced disappearances, abductions, and quid pro quo renditions of the dissidents in Turkey and abroad. It will also attempt to show how the autocratic regime has been employing state institutions as well as what appear to be non-governmental organizations (NGOs) as visible actors in the process of its persecutions.

Besides the fact that the magnitude of such efforts to silence, persecute the dissenting voices has not abated within the borders; the Turkish state has also escalated its cross-border operations against the dissenters. These unbridled and often reckless actions have caused in many cases problems in relationships with other governments since such engagements are a clear violation of international treaties. Such actions are considered a direct interference in other countries’ domestic affairs, as well as an unconcealed denial of their national sovereignty.

It goes without saying that these clandestine operations also pose a crime against humanity, and, as evident in the UN practices in similar cases, may become subject to international tribunal proceedings. Unfortunately, in this sense, Turkey has descended to become a part of the club of countries which hardly respect the foreign jurisdictions while conspiring against persons or communities they deem the enemy. North Korea stands out as a notorious example, as it uses enforced disappearances, abductions, renditions, and assassinations of political opponents as an ordinary practice to eradicate the figures it finds “inconvenient” for its stability. How unfortunate it is to see the public indifference in Turkey as Erdoğan steers the country, which had once been a regional model for its seemingly successful combination of Islam and democracy, towards the path of the most oppressive regimes of the world, with such despicable and inhumane actions of enforced disappearances, torture and murder.

An enforced or involuntary disappearance is a direct assault on human rights, which cannot be legitimized on any grounds in terms of international law. Neither can it be conceivably acceptable in terms of humanity and conscience. The Declaration on the Protection of All Persons from Enforced Disappearance provides a satisfactory definition for this crime. Proclaimed by the UN General Assembly in its resolution 47/133 of 18 December 1992 as a body of principles for all States, the declaration defines an enforced disappearance as incidents in which “persons are arrested, detained or abducted against their will or otherwise deprived of their liberty by officials of different branches or levels of Government, or by organized groups or private individuals acting on behalf of, or with the support, direct or indirect, consent or acquiescence of the Government, followed by a refusal to disclose the fate or whereabouts of the persons concerned or a refusal to acknowledge the deprivation of their liberty, which places such persons outside the protection of the law”.4 How can one justify such a vicious act?

What is even worse is that the Turkish authorities have only rarely repudiated extreme and illegal measures to silence the opposition. On the contrary, the top government officials have boasted of them to win the favor of the masses for domestic political gains. Even bureaucrats from security and intelligence units have embraced such practices. The Turkish media, which has almost completely become a subservient tool of the government and a loyal amplifier to propagate Erdoğan’s messages to the masses, is brimming with success stories of how people are beaten and snatched in front of their children and wife or with “delightful” details of how these “bad guys” were whisked away from a foreign country — with or without the cooperation of the officials of that country — as if they were not talking about the devastation of real lives, but rather narrating fictional spy thrillers.

This report aims to put a particular focus on these devastated lives: to examine abductions and enforced disappearances by the Turkish state inside and outside its borders. It tries to include as many cases as possible by resorting to open resources, as well as by trying to get access to the personal accounts of those who survived.

Background

The Erdoğan’s regime has traditionally made the capital of such shady methods to attack its enemies and the groups it sees detrimental to its core establishment. The Kurdish opposition, for instance, has long been a usual target for surreptitious assaults and assassinations. Likewise, leftist groups, communists, and Alevites have also been subjected to similar underhanded actions. During its fight to exterminate the Kurdish separatist insurgency, thousands of victims were vanished, especially in eastern and southeastern Anatolia. Even today, two decades after their disappearance, the mothers of abducted and most likely killed children meet every Saturday in İstanbul to ask for at least a graveyard for their children. In recent years, however, the main victims of the extrajudicial practices have been the members of the Gülen movement or Hizmet.

Gülen movement’s supporters mostly agreed with AKP’s policies that strengthened the country’s democratic institutions while forcing the anti-democratic elements of the established state to retreat. However, as Erdoğan became increasingly more enthusiastic to fill the void left behind by the defeated ancient régime with his own dictatorial desires, the relations between the two groups deteriorated. Erdoğan accused Hizmet of perpetrating a plot to topple his government in December 2013 with two graft operations that implicated some businessmen close to him as well as a few members of his government and started a massive campaign against the movement.

Here, a paragraph must be inserted to briefly recall the dramatic overturn of the relations between the AKP and Hizmet, which also marks the time when the country started severing its already flimsy connections with the rule of law. When Erdoğan’s network of shady relations was laid bare by the corruption operations, the politician promptly declared that his government was under attack by the global powerhouses which didn’t want Turkey’s rise again as a regional actor and that these secret organizations assigned Hizmet to finish off his party, the only hope for the revival of the old magnificence of the country. His declaration paved the way to justify his undemocratic measures and dark propaganda against members of the movement. In just a couple of days, he changed his rhetoric utterly from praising how aloof a movement of sincerity and devotion the Hizmet is, to how fiendish a demon it actually is and that it is responsible for all evil in the country. Erdoğan said Hizmet volunteered to become a puppet of the nation’s foreign enemies and so it is also the enemy of the people and for this very reason, a total annihilation would be good for everyone. This reasoning, inspired suddenly by the corruption cases, interestingly convinced Turks, possibly owing to the extremely loyal media power Erdoğan has and to the general inclination of ordinary Turkish people towards accepting conspiracy theories. The further away the conspiracy theories are from reality, the more credible they become, especially when they are repeated by such a powerful figure as Erdoğan. The politician lost no time in hitting the roads and started public rallies all around Turkey, sometimes in three different cities in a single day, to tell the same lies to the masses, while every single message from his mouth was multiplied by the media to reach millions over and over again. At the same time, the prosecutors and law enforcement officers who had participated in the corruption operations were either demoted or assigned to insignificant units, contrary to current laws. Erdoğan’s next step would be to seek cooperation against the common enemy with the former actors of the deep state, who had been forced to retreat after their coup plans were exposed.

A systematic and sweeping purge of the critical figures in the state bureaucracy ensued; the victims were largely the people affiliated with the movement. Following the failed coup of July 15 in 2016, which Erdoğan blamed on Hizmet and its leader, the purge became even more widespread, and the methods turned more vicious.

Hizmet had been labeled as a terror organization by Erdoğan’s cabinet as per the recommendations of the National Security Council (MGK), a still powerful unit of the former regime, but a considerable portion of the domestic public opinion was still in favor of Hizmet, as the movement had always praised peace over violence, dialogue over conflict and education over everything else. Gülen had frequently maligned anyone resorting to terror in the name of Allah as non-believers and the most dangerous enemies of Islam; therefore, many were still shrugging off Erdoğan’s defamation campaigns and his continuous attributions of terror to Gülen and his followers. But after the July 15th botched coup attempt, with the help of a torrential flood of a one-sided narration of the coup details, it didn’t take long until public opinion completely turned against Hizmet and its leader, even though they were disavowing the coup repeatedly from the first moment on. With the help of an enormous public outrage against anything and anyone related to the Gülen movement, Erdoğan found the strength and excuse to disregard any obligation to stick to laws, fairness, and mercy. When he shouted in public rallies that all Hizmet followers must be exterminated, he got applause. When he ordered the plunder of the properties of Hizmet members, he got cheers. When he asked people to snitch on their relatives and friends from Hizmet, he got standing ovations.

Profiling and persecution of members of the Gülen movement was now not only a leisure pursuit of ordinary people, but also a task assigned to the state’s institutions, government agencies, AKP bureaus, and elected and appointed local administrators from governors to chiefs of villages.

Embassies were also commissioned with coordinating the profiling and spying activities on the expat members of the Hizmet movement. These missions included a variety of operations from mere intelligence gathering and stalking to threatening, harassing, and even physically assaulting the critics of Erdogan. It is quite likely that embassies have also been actively involved in the preparation and logistics phases of abductions and renditions. The mastermind and executer of the operations was Turkey’s main spy body, the National Intelligence Organization (MİT). The Presidency for Turks Abroad and Related Communities (YTB), as well as the Turkish Cooperation and Development Agency (TİKA), were also active participants in the covert intel operations around the world.

Ironically, the Religious Affairs Directorate (Diyanet) also joined the lynch party as a voluntary contributor to the assignment by the MİT to identify people critical of Erdoğan within expat communities, in clear contradiction to the obligatory assignment by the religion to help these people become brothers and friends.

Turkish preachers from the Turkish-Islamic Union for Religious Affairs (DİTİB) have been actively employed in these intelligence-gathering activities at the government’s request. Even though these were initially said to be “false media claims,” Secretary-General Bekir Alboğa later confessed that “a few” imams provided information to the Presidency of Religious Affairs.

Furthermore, as per later news, German police investigations revealed that these accusations may only be the tip of the iceberg, meaning that such efforts could be taking place across Europe, such as the Netherlands, Switzerland, and Belgium.

State-run news companies, Anatolia News Agency (AA) and Turkish Radio and Television Corporation (TRT), spared no effort to follow the dissenting figures and make sensational stories about them in the countries where they operated. The Yunus Emre Institute and the Maarif (Education) Foundation, which acted hand in glove with the Turkish government to forcibly seize the educational institutions built and operated by the Hizmet movement in various countries, were also active participants in the clandestine warfare against the Gülen movement across the world.

Last but not least, government-funded private think tanks and organizations like the Union of European Turkish Democrats (UETD), the Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA), and the Turkish Heritage Organization, must be counted among the essential actors. They organized panels, conferences, and events, as well as issued a variety of publications, to disseminate ideas designed to bleach the government’s extrajudicial, arbitrary, and inhumane actions as inevitable measures taken at extraordinary times. They have also vied to garner support for Erdoğan and his party among Turkish communities while at the same time collecting information about the owners of the voices against Erdoğan within these communities.

Based on such underhanded investigations and espionage, the Erdoğan’s regime would first ask the rendition of its critics from the countries they were lawfully residing in. Depending on the nature of its relations with them, Turkey first asks through legitimate channels for the deportation of the people it is seeking. If this step proves unsuccessful, Turkey then attempts to offer bribes or use its influence to pressure these countries to hand over the wanted persons. The different milestones of this path are formulated in a report by the EU’s Open Dialogue Foundation: “When non-democratic states do not succeed in attaining extradition by legitimate methods, extra procedural forced expulsions (case of the employees of the Turco-Moldovian lyceum Orizont) or abductions (case of Vladimir Yegorov, Aleksandr Frantskevich, Murdali Khalimov) of the wanted persons often take place. Such actions are implemented on the basis of cooperation between the law-enforcement agencies and special services of both states, in secret, without observing lawful procedures, thus depriving persons of the opportunity to defend their interests in court (cases of Abdullah Büyük, Aminat Babayeva, Yusuf İnan, Salih Zeki Yiğit, Alma Shalabayeva, Muratbek Tungishbayev, Zhaksylyk Zharimbetov).

Enforced Disappearances in International Law

Enforced disappearances have universally been categorized as some of the most heinous crimes that can possibly be committed by malicious state actors. All relevant instruments of international law expressly forbid enforced disappearances, given that the act entirely circumvents avenues of due process while inflicting undue trauma upon both the abducted and the relatives of the abducted.

In a straightforward definition of “forced disappearance”, the Convention on the Forced Disappearance of Persons states, “forced disappearance of persons is… a grave and abominable offense against the inherent dignity of the human being.” The Convention also adds, “forced disappearance of persons violates numerous non-derogable and essential human rights” and reaffirms that the systematic practice of disappearance “constitutes a crime against humanity.” The International Criminal Court expands upon this definition of enforced disappearance, detailing it as the “arrest, detention or abduction of persons by, or with the authorization, support or acquiescence of, a State or a political organization, followed by a refusal to acknowledge that deprivation of freedom or to give information on the fate or whereabouts of those persons, with the intention of removing them from the protection of the law for a prolonged period of time.”
Finally, one of the most recent instruments of international law, the 2006 Convention on Enforced Disappearance, Article 1, provides an indubitably worded right to all persons:

“No one shall be subjected to enforced disappearance.”

A signatory to the United Nations’ Conventions, the Republic of Turkey has violated international laws and the human rights of its victims in all countries detailed in this report. Furthermore, the Turkish administration has utilized baseless national security arguments to justify its egregious behavior across the world. The Turkish government’s unabashed attempts to terrorize Turkish nationals across the world has violated the sovereignty of states in 16 known cases detailed here. International law prohibits the use of enforced disappearance under all circumstances as follows:

“No exceptional circumstances whatsoever, whether a state of war or a threat of war, internal political instability or any other public emergency, may be invoked as a justification for enforced disappearance.”

The Republic of Turkey, the current Turkish government is overseen by Recep Tayyip Erdogan, and all relevant actors involved in the process of terrorizing, abducting, and transporting people around the world to further their objectives continually violate widely recognized international laws, national sovereignty of countries subject to such operations, and local rules and regulations of relevant countries. In sum, the Erdogan Regime and its constituent parts, especially members of the intelligence community taking part in worldwide operations have committed crimes against humanity. Crimes against humanity have no statute of limitations.

Turkey’s extraterritorial incursions to kidnap dissidents and its similarly egregious actions in its own jurisdiction have been substantiated with many cases, and this report will attempt to shed light on as many cases as possible. Nonetheless, one needs to first examine the grounds the Turkish authorities base their actions on.

On April 17, 2014, the Turkish Parliament empowered the National Intelligence Organization (MİT) with the legal authority to conduct undercover missions outside Turkey’s borders with a critical change in Law number 2937. Another important change was introduced in 2017 with the decree-law number 694 that rendered the MİT subordinate directly to the presidency and the President was assigned as the chair of the National Intelligence Coordination Council (MİKK), which would become the main strategy-making body for MİT’s moves outside Turkey.11 MİT now became able to realize to-the-point operations without facing any impediments that could have arisen if parliament had not been bypassed by attaching the agency directly to the almighty presidential post.

As we will discuss in the proceeding parts, although the domestic reactions to the MİT’s covert operations inside and outside the country have been limited, they garnered huge repulsion from certain states and international organizations, as its actions were perceived as a form of deprivation of liberty.

An individual’s right to liberty can be compromised so long as it is in compliance with international law. Article 9 of the International Convention on Civil and Political Rights and Article 5 of the European Convention on Human Rights clearly defines the arbitrary deprivation of liberty as a lack of respect to grounds and procedures prescribed by law. Both articles provide in indisputable terms the conditions that any individual must be well informed, promptly or at the time of arrest, of the reasons for their arrest and of any charges against them in case of arresting. Furthermore, any individual must be brought before a judge or a similar judicial authority without delay.

However, in Turkey’s practice, people are abducted without even knowing what their crimes are or who exactly has captured them. They appear in court only after months of heavy tortures, if they are lucky to live long enough. Indeed, they can’t see even the faces of their abductors or torturers, much less their lawyers or families.

Turkey’s abduction operations abroad have in some cases been in cooperation with the hosting countries, while in others, the Turkish operational units simply utilized underhanded methods, drawing strong reactions from those countries. For example, the Mongolian Deputy Foreign Minister Battsetseg Batmunkh denounced the abduction attempt of the Turkish teacher Veysel Akçay on the grounds that “it is an unacceptable act of violation of Mongolia’s sovereignty and independence and Mongolia will strongly object it.” The Turkish Ambassador in Ulaanbaatar would, without a moment to spare, reject any kind of knowledge or involvement in the operation.

Another harsh backlash came from Kosovo after Turkey kidnapped five teachers and a medical doctor who had affiliations with the Gülen movement. Kosovar Prime Minister Ramush Haradinaj fired his interior minister and spy chief for their alleged complicity. Kosovo’s Foreign Affairs Ministry issued a stern statement in which it said, “the arrest and deportation of the Turkish citizens with a regular residence permit … is … in direct contradiction to international norms.”13 Erdoğan lambasted Kosovo’s PM, who had said the followers of the Gülen movement “were not deported but were stolen,” as if he was talking to one of his underlings or to any Turk who dared to question him, saying Haradinaj would “pay” for what he did. Enver Robelli, a prominent Kosovar journalist, told Al-Monitor about Erdoğan’s unbridled disparagement of the Kosovar PM: “People are irritated that Erdogan attacks the prime minister. Most [local] media [report that] Erdogan behaves as if he were the king of Kosovo.”

Nate Schenkkan from the Washington Post wrote, “The idea that Turkish intelligence would brazenly abduct its citizens from a country with which it has putatively good relations is a shocking offense against both international human rights standards and bilateral norms.”14 Schenkkan elaborated on Turkey’s flagrant “transnational repression.”15 He asserted that Turkey has pursued an aggressive policy to silence its perceived enemies in at least 46 countries.

Additionally, he recounted the allegations that it was abusing the Interpol as a political tool to target its opponents. “Ankara has revoked thousands of passports and achieved the arrest, deportation, or rendition of hundreds of Turkish citizens from at least 16 countries, including many who were under UN protection as asylum seekers. It has successfully pressured at least 20 countries to close or transfer to new owners dozens, perhaps hundreds, of Gülen movement schools,” he wrote.

The regime’s blatant moves against the followers of the Gülen movement have also been registered in detail by the Human Rights Watch (HRW) in its annual country reports since 2017. The report wrote under the Torture and Ill-Treatment in Custody section in 2017: “Cases of torture and ill-treatment in police custody were widely reported through 2017, especially by individuals detained under the anti-terror law, marking a reverse in long-standing progress, despite the government’s stated zero tolerance for torture policy. There were widespread reports of police beating detainees, subjecting them to prolonged stress positions and threats of rape, threats to lawyers, and interference with medical examinations.”17 The report mentioned the abductions by “unidentified perpetrators believed to be state agents” in at least six cases. The report for 2018 marked the continuation of allegations of torture, ill-treatment, and cruel and inhuman or degrading treatment in police custody and prison and the lack of any meaningful investigation into them as a source of deep concern. Furthermore, it would also lambaste the lack of any effective investigations into these serious assertions by the judiciary.

The same report for the next year recorded only exacerbation in these sources of concern without any sign of progress.19 Different from the previous reports, it would point to a pervasive culture of impunity for members of the security forces and public officials implicated. The report would also criticize in harsh terms Turkey’s barring of the publication of reports on the findings of the European Committee for the Prevention of Torture (CPT) in their two visits to detention places in Turkey. “Turkish authorities continued to seek the extradition of alleged Gülen supporters, many of them teachers, from countries around the world. Countries that complied with Turkey’s requests bypassed legal procedures and judicial review. Those illegally extradited in this way were detained and prosecuted on return to Turkey,” the report asserted.

Confessing Abductions

Despite undeniable evidence that the enforced disappearances were carried out openly or covertly by several state institutions, mainly by the intelligence and the security units, different government representatives and bodies have vehemently rejected accusations in their official statements. Despite that, their deliberate or on-impulse confessions are available even in the sources that are publicly accessible. Although it is universally accepted as a heinous transgression of the basic human rights and is widely shunned, Turkish authorities have interestingly defended abductions of dissidents in Turkey or abroad, not in blurted-out blunders but in deliberately stated confirmations. In the following paragraphs, some examples of such remarks will be highlighted.

Before proceeding with its abductions, Turkey first tried to capture the dissidents through formal mechanisms and within internationally approved norms, such as requesting the extradition of Gülen movement members. But as its demands were turned down in some countries, especially in the democratic world where the supremacy of law is respected, the Turkish government started to use extrajudicial ways like abductions to bring these people back.

Thinly-Veiled Threats by the Politicians

Turkish president Erdoğan has encouraged his loyalists time and again to make life unbearable for Hizmet followers and ordered law enforcement units and intelligence officers to kidnap his critics and punish them, even hinting vaguely of their murders. For instance, in one of his speeches, he said: “Some countries eliminate terrorists whom they consider as a threat to their national security, wherever they are. This means they accept that Turkey has the same right.” He then hinted about his target: “This includes the terrorists they shake hands with and praise. I hope we will have good news for the nation on this matter soon.”

In one of his early statements in September 2016, he would say that “no country or region around the world will ever be a safe haven for FETÖ and its militants.” The Turkish autocrat described the members of the Gülen movement as cancer cells that must be exterminated, leaving no remnants. “Those who fled abroad before or in the murky atmosphere of the coup d’état should never feel safe. … The children of this country should return and tell whatever they know to the relevant authorities. If they don’t, they’ll pay for it. At any rate, we won’t support them as our citizens. … We will take due action wherever they are captured,” he said.

Similar comments would spill from Erdoğan’s mouth during a joint press conference with Kosovar President Hashim Thaçi in Ankara on December 29, 201624: “Our crackdown on them both at home and abroad is underway and will continue to be the case in the future. Wherever they flee, we will be hot on the heels of the leaders and militants of terrorist organizations.”

Former Deputy Prime Minister Bekir Bozdağ nonchalantly admitted that Ankara’s spy agency “bundled up and brought back” 80 suspects against their will, as part of their global response to so-called threats to Turkey’s security from the Hizmet movement. He also called the capture of Turkish dissident s from Kosovo, which had caused a serious commotion in that country, as “a great success.”

Commenting on the Kosovo abductions on the state-run TRT radio, Erdoğan’s lawyer Hüseyin Aydın also said similar abductions by the Turkish intelligence would continue. The Kosovo operation was not marking any “paradigm shift” for the MİT, and it wasn’t the first of its kind, said Aydın. “Fugitive Gülenists will walk looking behind their backs all the time. The National Intelligence Organization will continue its operations everywhere. After the government’s success at home, there was a need to carry out operations targeting the movement’s overseas network,” he threatened.

Following suit, the other members of the Turkish government, as well as loyal followers of the president, have expressed similar thoughts. There have been repeated calls for kidnapping, killing and torturing of Gülen followers from these circles; nevertheless, even though these are heinous hate crimes, prosecutors simply turn a deaf ear to any such threats if they are leveled against Hizmet members. This is a public craze, an unfathomable intemperance that is hardly tolerated even under actual war conditions. Even warring sides try to avoid atrocities against civilians, especially children, the elderly and women. However, different units of the state and the civilians, chiefly Erdoğan himself and his zealot loyalists, have repeatedly called for abduction and torture, even murder, of any Hizmet member in Turkey or abroad — even if they are elderly or women — and the plunder of their properties.

Erdoğan’s son-in-law even publicly encouraged the AKP zealots to kill Gülen movement followers, saying he would butcher them wherever he sees them without even batting an eyelid.27 While talking to a group of students that were granted scholarships to study abroad, Berat Albayrak said, “This gang of traitors is now pouring their poison and treason in cooperation with a disgusting ‘diaspora network’ all around the world to smear and betray this nation and this religion abroad. … If I were you, I would not have been able to restrain myself, I would have butchered them wherever I saw them. … These fugitives, stateless traitors, live very normal lives,” he added.

Erdoğan’s spokesperson İbrahim Kalın, as he was answering questions from the press on September 21, 2018, said, “Now, look, it may be the US or some other places, other countries in which the FETÖ nested, or some other regions, the operations by our relevant units and institutions in these places will continue uninterrupted. Therefore, they will continue feeling the breath of the state of the Turkish Republic on their necks. No one must ever doubt about this. Of course, I am not able to give you any details as to which countries, here or there, but anything may happen at any place. Let me express that our president has a clear order on this matter and that our units have been conducting professional efforts at the fullest possible extent. There may be operations in other regions, too, similar to the one in Kosovo. The Turkish Republic will not allow FETÖ to inhale a peaceful breath, everyone must know this.”28 The Kosovo operation he was referring to had stirred a huge backlash in the Balkan country as its Prime Minister stepped up to sack the internal minister and the head of the security forces for their negligence, which tainted the country’s sovereignty and made Kosovo seem like an unchecked and unprotected field where the agents of other countries could freely do whatever they want.

Turkey’s Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said on April 4, 2017, “We do not stop chasing after them [Gülen movement participants] at home and abroad. We are breathing down their necks. We won’t give these traitors and dishonorable people room to breathe.”29 He would repeat the same threats over and over again by using the exact same words in a venomous tone as he spoke in Antalya in February 2019: “We are breathing down their necks. We will grab their necks and bring them back to Turkey. We will make the whole world a dungeon for them. We are hot on their heels all across the world. We are closing their associations, schools. We are closing down them all, or we are making them closed down. Lastly, Pakistan Constitutional Court declared them a terror organization.”

In some other incidents, the Turkish authorities revealed their plans to resort to underhanded operations against the members of the Gülen movement. Interior Minister Süleyman Soylu, for example, asserted on March 2017 that the Turkish state units have plans to whisk away the opposition figures, who had escaped the AKP persecution and sought refuge in Germany as political asylees. “One day, these FETÖ terrorists may be shocked to see where they are located, you know. I’m telling you from here, it is not that easy.”31 In one of the most famous such incidents that also kicked up a row in the US, the US President Donald Trump’s national security adviser Mike Flynn allegedly discussed with representatives from the Turkish government a $15-million offer in exchange for delivering Fethullah Gülen to Turkey.32 This single case alone depicts the exorbitant plots the Turkish government has schemed and ventured even in the US, much less the countries with less established democratic institutions. Within its own borders and abroad, the Turkish government will continue to round up and bring in the dissidents to fill its currently-under-construction 228 new prisons.

Threats From Loyalists

Pro-government figures not only from politics but also from the media, also encouraged abduction, torture, and killing of government dissidents in Turkey and abroad. Erdoğan’s former speechwriter Aydın Ünal, for instance, penned threats bluntly against the Hizmet members in his column in a pro-government media outlet. The following quote is taken verbatim from his column in Erdoğan’s Yeni Şafak newspaper: “Certain Fetullahists continuing to live does not serve the interests of neither Gülen nor U.S. intelligence. They should prepare for the extrajudicial organization executions approaching, rather than conduct an operation through the judicial theater.”34 When he wrote these lines, he was also an MP of Erdoğan’s party. He claimed that the Hizmet would do something like this to journalists in exile since their lives would no longer “serve the interests of the movement.” These lines, however, were nothing but providing an early excuse for the MİT’s covert operations to assassinate these dissidents.

Another pro-government journalist, Cem Küçük, made an even direr statement. During a live television program, he insisted Turkish intelligence agencies kill family members of people who were arrested over their (alleged) affiliations with the Gülen movement. He was very critical even about the prosecutors, who had notoriously been very tough on the followers of the Gülen movement, accusing these prosecutors of being excessively lenient. He suggested that instead of asking questions and taking answers in conventional ways, the detained people must be subjected to a variety of tortures during their enforced stays in prisons. One of his suggestions to effectively convince Hizmet members to confess their attributed crimes was to “to hang them out of the window by their legs.”

Unfortunately, the Turkish state is already executing much worse cruelty against the alleged members of the movement. There are innumerable grueling accounts of how Hizmet members are treated in prisons.

The threats that come from Erdoğan’s zealot followers must also be noted. There have been countless physical assaults against members of the Hizmet movement inside Turkey, but there are concrete signs that the acts of intimidation and cannonade are being deliberately organized in other countries as well. For example, some German press outlets reported that AKP MP Metin Külünk was ostensibly providing funds for the Turkish “Ottoman Germania” gangs. There are surveillance camera records showing this politician in contact with the gang members while allegedly giving them money. A ZDF news reported evidence that Ottoman Germania was indeed assigned to carry out attacks on the Turkish dissidents living in the country. A former member of the European Parliament Ozan Ceyhun wrote on social media, “Gülenists in Germany will have many sleepless nights. We owe that to our martyrs.” Likewise, Dursun Baş, the chairman of the German branch of the Union of European Turkish Democrats (UETD), addressed two members of Stiftung Dialog und Bildung via Twitter, saying, “How do you dare to go out on the streets? For you, there will be no easy death.”

Sedat Peker, a mafia leader who was released from prison by Erdoğan in 2014, openly threatened dissidents with death but was acquitted by the court without even a slight warning, much less due to punishment. Peker, who was embraced by Erdoğan on many occasions and has very close relations with the youth of Erdoğan’s party, said, “We will force into the jails after hanging all of whomever we catch on the trees, flag poles. We will hang them in the jails as well. We will hang them on the poles from their necks,” and the court accepted these words as nothing more than normal expression of one’s opinions. People quit attending mosques for regular prayers due to the fear of getting assaulted by partisans, and their buildings were stoned or burnt by arson even in major European countries. Turkish businessman Ali Ekrem Kaynak was killed in Amsterdam sometime after he was verbally and physically assaulted by Erdoğan loyalists over his proximity to the Hizmet movement. There have been similar incidents in the US as well.

Donate Now

 

Read more

TÜRKİYE’DE 15 TEMMUZ SONRASI BİLİMSEL GERİLEME RAPORU-1: ERCİYES ÜNİVERSİTESİ

15 Temmuz sözde darbe girişimi asıl darbeyi eğitim alanına vurmuştur. Eğitimin en önemli saç ayağı üniversiteler kapatılmış, binlerce yetişmiş akademisyen herhangi bir sebep gösterilmeden bir gecede işlerinden atılmış, hatta hapishanelere gönderilmiştir. Bu çalışma, 15 Temmuz sonrası yapılan akademik darbenin, Türkiye’nin köklü devlet üniversitelerinden birisi olan ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’ndeki olumsuz etkilerini analiz etmektedir.

ERCİYES ÜNİVERSİTESİ 1978 yılında Kayseri Üniversitesi adı altında kuruldu. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi adını almıştır. Erciyes Üniversitesi bugün toplam 19 fakülte, 1 yüksekokul, 2 meslek yüksekokulu, 7 enstitü, 6 bölüm, 44 araştırma merkezi ve 1350 yataklı gelişmiş bir uygulama hastanesi ile hizmet vermektedir. Gevher Nesibe Hastanesi’ne ek olarak Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi, Organ Nakli ve Diyaliz Hastanesi, Onkoloji Hastanesi, Çocuk Hastanesi ve Kemik İliği Nakil ve Kök Hücre Tedavi Merkezi bölgenin en önemli sağlık kuruluşlarıdır. Yaklaşık 65.000’e yakın öğrenci eğitim almaktadır [1]. Ayrıca 23 Temmuz 2016’da hukuksuzca kapatılan Melikşah Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi’ne devredilmiş ve MELİKŞAH ÜNİVERSİTESİ kampüsüne “Erciyes Üniversitesi 15 Temmuz Yerleşkesi” adı verilmiştir [2].

15 Temmuz sonrası Türkiye’de sadece devlet üniversitelerinden 6.070 akademisyen atılmıştır [3]. Kapatılan 15 vakıf üniversitesindeki 2,808 akademisyen bu sayıya dahil edilmemiştir. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’ndeki 2398 akademisyenden sözde darbe girişimi sonrası 144 kişi, yani toplam akademisyenlerin %6’sı atılmıştır. Tablo 1’de atılan akademisyenlerin unvanlara göre dağılımları verilmiştir.

Akademisyenlerin bilimsel katkılarının objektif olarak ölçülmesi üniversitelerin ve ülkelerin dünyadaki durumlarını anlamak için yaygın olarak kullanılmaktadır. Google Akademik [4], araştırmacıların yayınlarını, atıf sayılarını ve indeks değerlerini takip edebilecekleri önemli bir açık kaynaktır. Bu analizde, atılan akademisyenlerin bilimsel katkılarını incelemek için Google Akademik kriter alınmıştır.

AKADEMİSYEN ATILAN SAYISI
Profesör 27
Doçent 31
Yardımcı Doçent 35
Öğretim Görevlisi 10
Araştırma görevlisi 40
Uzman 1
TOPLAM 144

Tablo 1 ERCİYES Üniversitesi’nden atılan akademisyenlerin unvanlara göre dağılımı

Atılan akademisyenlerin ortalama atıf sayısı 891.83 olarak hesaplanmıştır ki bu sayı oldukça yüksektir. Örneğin Profesör SALİH ÖZGÖÇMEN’in 10261; Yardımcı Doçent KAZIM ZİYA GÜMÜŞ’ün 10159 atıf sayısı bulunmaktadır. Ayrıca altı çizilmesi gereken önemli bir husus da atılan 24 akademisyenin 500’den fazla atıf sayısı varken 52 akademisyenin de 100’den fazla atıf sayısı bulunduğudur.

Atıf sayısının yanında atılan akademisyenlerin hindeks değerleri de incelenmiştir. h-indeks yayın sayısı ile atıf etkinliğini bir arada ölçtüğünden dolayı nitelikli bilimsel katkıyı ölçme konusunda daha güvenilirdir. Türkiye’de üniversiteler, Akademik Veri Yönetimi sistemi ile h-indeks sayılarını yayınlamaktadır. Fakat tüm akademisyenleri yayınlamak yerine alanlardaki en yüksek 20 atıf sayısına sahip olan akademisyenleri sıralamaktadırlar [5]. Akademik Veri Yönetimi sisteminin bulunduğu web sitesindeki güncel rakamlara göre ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’nin alanlara göre en yüksek h-indeks sayısına sahip 20 akademisyenin ortalama h-indeksi 14 olarak hesaplanmıştır. Atılan akademisyenlerin h-indeks ortalaması 13.10 olarak bulunmuştur ki bu atılan akademisyenlerin ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’ne olan katkısını açıkça göstermektedir.

15 Temmuz sözde darbesinden sonra ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’ndeki akademisyenlerin sadece % 6’lık kesiminin atılmasına, üstelik MELİKŞAH ÜNİVERSİTESİ’nin tüm imkân ve altyapısına el konulmasına rağmen, bu güzide üniversitenin dünyadaki akademik başarı sıralamasında %17 oranında dramatik bir gerilemeye engel olunamamıştır [10]. Yukarıdaki bilgiler göz önüne alındığında sözde darbe girişimi sonucunda ERCİYES ÜNİVERSİTESİ’nde ve Türkiye’de bilimsel çalışmalara çok ağır bir darbe vurulduğu açıkça görülmektedir.

KAYNAKLAR
1.https://www.erciyes.edu.tr/kategori/ERU -HAKKINDA/Tarihce/2/58
2.https://www.erciyes.edu.tr/Duyuru-Haber/ Kapatilan-Meliksah-UniversitesiYerleskesine-%E2%80%9CErciyes-Universitesi15-/5579
3.http://bianet.org/bianet/ifadeozgurlugu/198990-akademide-ihraclar-6-bin81-e-yukseldi
4.https://scholar.google.com/
5.https://avesis.erciyes.edu.tr/raporlar/ atiflar/h-indeksi-en-yuksek-olanakademisyenler
6.https://www.haberler.com/40-yil-erzurum -da-hizmet-verdi-simdi-kayseri-nin-haberi/
7.http://drkuk.net/dr-kuk-hakkinda/
8.https://twitter.com/docmustafatutak/ status/1276919068621225984/photo/1
9.https://www.kayseriolay.com/artikvatandas-degiller-h21397.htm
10.https://silencedturkey.org/wp-content/ uploads/2020/06/GRAVE-DECLINE-INACADEMIC-ACHIEVEMENT-final.pdf

 

Donate Now

 

Read more

SCIENTIFIC REGRESSION IN TURKEY IN THE AFTERMATH OF JULY 15th –1: ERCİYES UNIVERSITY

The alleged coup attempt of the July 15th struck the real impact in the field of education. The most important pillars of education, universities were closed, thousands of educated academics were discharged overnight without any reason, and even sent to prisons. This study analyzes the negative effects of the academic slaughter that took place in one of Turkey’s most reputable universities after the July 15th, The Erciyes University.

Erciyes University was founded in 1978 under the name of Kayseri University. It was renamed Erciyes University in 1982. Today, Erciyes University serves with 19 faculties, 1 college, 2 vocational schools, 7 institutes, 6 departments, 44 research centers, and an advanced practice hospital with 1350 beds. In addition to Gevher Nesibe Hospital, Cardiovascular Diseases Hospital, Organ Transplantation and Dialysis Hospital, Oncology Hospital, Children’s Hospital and Bone Marrow Transplant and Stem Cell Treatment Center are the most important health institutions of the region. Approximately 65,000 students receive education [1]. In addition, Melikşah University, which was closed unlawfully on 23 July 2016, was transferred to Erciyes University and the campus of MELİKŞAH University was named “Erciyes University, The July 15th Campus” [2].

The toll numbers reached 6070 just for public university academics in Turkey after the July 15th [3]. 2,808 academics in 15 terminated foundation universities were not included in this number. 144 people, namely 6% of the total academics, were discharged from the 2398 academics at ERCIYES University after the so-called coup attempt. The distribution of the discharged academics regarding their ranks has given in Table 1.

ACADEMIC TITLE   #of DISCHARGED
Professor 27
Assoc. Prof. 31
Assist. Prof. 35
Instructor 10
Research Fellow 40
Expert 1
TOTAL 144

Table 1 Academic ranking of the discharged professors at Erciyes University

Objective measurement of scientific contributions of academics is widely used to understand the quality of universities and countries in the world. Google Scholar [4] is an important open source where researchers can track their publications, citation numbers, and index values. In this analysis, the Google Scholar criterion was taken to examine the scientific contributions of the discarded academics. The average number of citations of the discarded academics was calculated as 891.83, which is quite impressive. For example, Professor SALİH ÖZGÖÇMEN has 10261; Assistant Professor KAZIM ZİYA GÜMÜŞ has 10159 citations.

In addition to that, an important demonstration of broad success to be underlined is that 24 academics have more than 500 citations, as well as 52 academics, have more than 100 citations. In addition to the number of citations, the index values of the dismissed academics were also examined. H-index is more reliable in measuring qualified scientific contributions since it measures the number of publications and citation efficiency together. Academic Data Management publishes the h-index numbers within the system. But instead of publishing all the academics, they list the first 20 with the highest citations in their field [5]. According to the current figures of the Academic Data Management System, the average h-index of 20 academicians with the highest h-index number of ERCİYES University is calculated as 14. The h-index average of the dismissed academics was found to be 13.10, which clearly shows their contribution to ERCIYES University.

Despite the fact that only 6% of the academics at ERCIYES University were discharged after the alleged coup of the July 15th, and all the facilities and infrastructure of MELIKSAH University were seized, a 17% dramatic decline in the ranking of the academic achievement in the world could not be prevented [10]. The above information shows clearly, how the alleged coup attempt impacted the scientific research in ERCIYES University and Turkey.

REFERENCES

1.https://www.erciyes.edu.tr/kategori/ERU -HAKKINDA/Tarihce/2/58
2.https://www.erciyes.edu.tr/Duyuru-Haber/ Kapatilan-Meliksah-UniversitesiYerleskesine-%E2%80%9CErciyes-Universitesi -15-/5579
3.http://bianet.org/bianet/ifadeozgurlugu/198990-akademide-ihraclar-6-bin81-e-yukseldi
4.https://scholar.google.com/
5.https://avesis.erciyes.edu.tr/raporlar/ atiflar/h-indeksi-en-yuksek-olanakademisyenler
6.https://www.haberler.com/40-yil-erzurum -da-hizmet-verdi-simdi-kayseri-nin-haberi/
7.http://drkuk.net/dr-kuk-hakkinda/
8.https://twitter.com/docmustafatutak/ status/1276919068621225984/photo/1
9.https://www.veteknoloji.net/haber/ elektromanyetik-dalgalara-etkili-kumas51455.html

 

Donate Now

 

Read more

HIGHLIGHTS FROM TURKEY 2019 HUMAN RIGHTS REPORT BY UNITED STATES DEPARTMENT OF STATE

The United States Department of State released Turkey 2019 Human Rights Report which has critical points regarding human rights violations in Turkey.

For Example;

  • As many as 100 persons, including former members of the Ministry of Foreign Affairs, dismissed under the 2016-18 state of emergency decrees due to suspected ties to the Gulen movement, were mistreated or tortured while in police custody.
  • 780 Children including children younger than six years of age were being held in prison with their mothers.
  • The government did not release data on its investigations into alleged torture. Some doctors would not sign their names to medical reports alleging torture due to fear of reprisal. As a result, victims were often unable to get the medical documentation that would help prove their claims.
  • On the three-year anniversary of the July 15 coup attempt, the government announced that 540,000 individuals had been detained since the coup attempt on grounds of alleged affiliation or connection with the Gulen movement.
  • There were 41,000 individuals in prison for terror-related crimes. Of these, 28,000 were Gulen movement-related.
  • The government exerts power in the administration of 90 percent of the most-watched television stations and most-read national daily newspapers.

Donate Now

 

Read more

SRW TÜRKİYE’DE 2016-2020 YILLARI ARASI AKADEMİK BAŞARI DEĞİŞİM RAPORU

Bu çalışma, 2016 darbe teşebbüsü ile başlayan olağanüstü hâl yönetimi ve KHK’ların Türkiye’deki üniversitelerin başarı değişimini analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da meydana gelen sözde darbe teşebbüsünden sonra çıkan 11 KHK ile toplamda 6,070 akademisyenin 122 devlet kurumundaki işlerine son verildi [1]. Ayrıca 15 vakıf üniversitesinin de tamamen kapatılması ile 2,808 akademisyen daha bu sayıya eklendi [2] ve resmi rakamlara göre; toplamda 8,878 akademisyenin görevlerine son verildi. Türkiye’deki akademisyen sayısı 15 Temmuz öncesi 64,488 olarak görülmektedir ve eğitim sisteminde bir akademisyenin yetişmesi için lisans ve lisansüstü çalışmalar göz önüne alındığında ortalama 12 yıl gibi bir zaman ve emek harcanması gerekmektedir. OECD raporlarına göre ise bir insanın ilköğretimden başlayarak akademisyen olana kadarki harcama miktarı ise ortalama olarak 124,448 Amerikan doları seviyesindedir [3].

Universite Atilan Toplam Akademisyen Sayisi Toplam Akademisyen Sayisi Atilan Oran(%)
Abant Izzet Baysal 78 1333 5.9
Adiyaman 67 862 7.8
Adnan Menderes 54 1726 3.1
Afyon Kocatepe 93 1360 6.8
Akdeniz 115 2492 4.6
Anadolu 68 2188 3.1
Ankara 133 3732 3.6
Atatürk 152 2703 5.6
Balikesir 67 1032 6.5
Bülent Ecevit 71 1287 5.5
Çanakkale 18 Mart 205 1653 12.4
Celal Bayar 140 1651 8.5
Cumhuriyet 56 1858 3
Dicle 172 1935 8.9
Dokuz Eylül 46 3381 1.4
Dumlupınar 168 1239 13.6
Ege 45 3175 1.4
Erciyes 145 2398 6
Erzincan 54 916 5.9
Eskişehir Osmangazi 46 1542 3
Fırat 47 1741 2.7
Gazi 233 3982 5.9
Gaziantep 128 1644 7.8
Gaziosmanpaşa 59 1286 4.6
Gebze Teknik 19 154 12.3
Hacettepe 74 3720 2
Harran 68 1012 6.7
İnönü 58 1672 3.5
İstanbul 192 5445 3.5
İstanbul Teknik 32 2211 1.4
Kafkas 30 890 3.4
Kahramanmaraş Sütçü İmam 126 1305 9.7
Karabük 50 995 5
Karadeniz Teknik 44 2528 1.7
Kırıkkkale 74 1226 6
Kocaeli 57 2098 2.7
Marmara 102 3201 3.2
Mersin 33 1630 2
Muğla Sıtkı Koçman 38 1523 2.5
Mustafa Kemal 105 1060 9.9
Niüde Ömer Halisdemir 36 891 4
Ondokuz Mayıs 123 2347 5.2
Pamukkale 181 1995 9.1
Sakarya 97 2010 4.8
Selçuk 126 2732 4.6
Süleyman Demirel 271 2303 11.8
Trakya 29 1701 1.7
Uludağ 38 2474 1.5
Yıldız Teknik 114 1754 6.5
Yüzüncü Yıl 73 1705 4.3

Son olarak, sıralamadaki değişimin ihraç oranına bölünmesi ile oluşturulan kişisel başarı endeksi (atılanların akademik başarıya katkı endeksi) hesaplanmıştır. Buradaki amaç, ihraç edilen insanların üniversitelerin başarısına olan etkisini hesaplamaktır. Listenin en başında olan ve de en çok dikkat çeken Ege Üniversitesi’dir. Ege Üniversite’sinde toplam ihraç edilen akademisyen sayısı 45 ve oranı %1.4 olmasına rağmen, bu üniversitenin dünya çapındaki sıralaması 674’ten 913’e gerilemiştir ki, bu da akademik başarının %35 oranında düştüğünü göstermektedir. Ege Üniversitesi’nin söz konusu endeksi 25.33 olarak hesaplanmıştır. Benzer şekilde listenin üçüncü sırasında, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde toplam ihraç edilen akademisyen sayısı 32 ve oran %1.4 olmasına rağmen bu üniversitenin dünya çapındaki sıralaması ise %19 civarında düşüş göstermiş, endeksi 13.76 olmuştur. Bu endeksin en yüksek olduğu üniversiteler Şekil 4’te verilmiştir.

Daha fazla bilgiye sayfanın üstünde yer alan PDF Link’ine tıklayarak ulaşabilirsiniz….

References

  1. Kural, B., Adal, H. (2018, July). Haber Listesi : Akademide İhraçlar 6 Bin 81’e Yükseldi.
    Retrieved from: http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/198990-akademide-ihraclar-6-bin-81-e-yukseldi
  2. Kural, B., (2016, August). Haber Listesi : Sayılarla Kapatılan Üniversiteler.
    Retrieved from: https://m.bianet.org/bianet/egitim/177442-sayilarla-kapatilan-universiteler
  3. University Ranking by Academic Performance.(n.d.)
    Retrieved from: http://tr.urapcenter.org/2019/index.php
  4. Country Note, (2014). Turkey–Education at a Glance 2014: OECD Indicators.
    Retrieved from: https://www.oecd.org/education/Turkey-EAG2014-Country-Note.pdf
  5. Yuksek Ogretim Bilgi Yonetim Sistemi, (n.d.).
    Retrieved from: https://istatistik.yok.gov.tr/
  6. http://www.webometrics.info/en

 

Donate Now

 

Read more

GRAVE DECLINE IN ACADEMIC ACHIEVEMENT BETWEEN 2016-2020 IN TURKEY

This study aims to analyze the impacts of the state of emergency declared after the 2016 coup attempt in Turkey on the academic achievements of the universities.

After the coup attempt on July 15th of 2016 in Turkey, a total of 6,070 academics have been dismissed from 122 state institutions following 11 issued emergency decrees (KHK)[1]. 2,808 academics have been added to this list with the closure of 15 private universities [2]. In total,  8,878 academics have been dismissed from their jobs, corresponding to nearly 15 percent of the number of academics in Turkey. The academics who voluntarily left the country are not included in this number.

Considering graduate and undergraduate studies, an average of 12 years should be spent on being an academic. According to the Organization for Economic Co-operation and Development (OECD), the average amount of expenditure of a person starting from primary education until becoming an academic is approximately 124.448 USD [3]. This means Turkey’s financial loss to be roughly around 1.1 billion USD.

In this study, the impacts on the worldwide success ranking of the universities after the cruelty that occurred in public universities in Turkey are examined. The top 50 universities of Turkey are also amongst the 122 universities from where the academics were dismissed. The total number of dismissed academics from the 50 universities is 4,632. Table 1 and Figure 1 detail the number of dismissed academics on a university basis. Dumlupınar University ranks highest on that list, with its 13.6% of academics having been dismissed by emergency decrees. On average, one in every 7 scientists was dismissed. Figure 2 shows that 20 universities have the highest rate in this regard.

Observing the rate of change in academic ranking on a university basis reveals that the success rankings of these institutions decreased by an average of 18%, despite 5% dismissal rate at the top 50 universities [4]. This is an important indicator showing the contribution of the dismissed academics to the scientific achievements in Turkey. Another issue to consider is that instead of dismissed academics, new academics were recruited between 2016 and 2019, thereby increasing the total number of academics by around 7% [5]. Despite the new recruitments, academic setbacks at such a high level are very thought-provoking. The universities which had significant changes in the academic ranking are identified in Figure 3. Celal Bayar University ranks highest on that list, attracting large attention. It ranked 2,207 in the world university rankings before July 2016; however, its ranking dropped to 4,755 in December of 2019, a dramatic change by 109%. Celal Bayar University is followed by Bülent Ecevit University with a 70% drop rate. Noticeably, 42 of the 50 universities experienced a decrease in the world rankings, whereas only  8 universities’ rankings remained the same.

In conclusion, the personal success index (contribution index of the dismissed to academic success), which is formed by dividing the change in the ranking by the rate of dismissing, was calculated. The aim was to calculate the impact of dismissed academics on the success of universities. At this point, the most notable one is Ege University which is ranked highest on that list. Although the total number of dismissed academics at Ege University was 45 and its rate is 1.4%, the global ranking of this university has decreased from 674 to 913, which indicates that academic success has decreased by 35%. The index of this university was calculated at 25.33. Similarly, in the third place of the list, although the total number of dismissed academics at Istanbul Technical University was 32 and the rate was 1.4%, the world ranking of this university decreased by 19% and its index was 13,76. The universities that have the highest index are stated in Figure 4.

University Number of
dismissed academics
Total number
of academics
Rate of dismissed
academics (%)
Abant Izzet Baysal 78 1333 5.9
Adiyaman 67 862 7.8
Adnan Menderes 54 1726 3.1
Afyon Kocatepe 93 1360 6.8
Akdeniz 115 2492 4.6
Anadolu 68 2188 3.1
Ankara 133 3732 3.6
Atatürk 152 2703 5.6
Balikesir 67 1032 6.5
Bülent Ecevit 71 1287 5.5
Çanakkale 18 Mart 205 1653 12.4
Celal Bayar 140 1651 8.5
Cumhuriyet 56 1858 3
Dicle 172 1935 8.9
Dokuz Eylül 46 3381 1.4
Dumlupınar 168 1239 13.6
Ege 45 3175 1.4
Erciyes 145 2398 6
Erzincan 54 916 5.9
Eskişehir Osmangazi 46 1542 3
Fırat 47 1741 2.7
Gazi 233 3982 5.9
Gaziantep 128 1644 7.8
Gaziosmanpaşa 59 1286 4.6
Gebze Teknik 19 154 12.3
Hacettepe 74 3720 2
Harran 68 1012 6.7
İnönü 58 1672 3.5
İstanbul 192 5445 3.5
İstanbul Teknik 32 2211 1.4
Kafkas 30 890 3.4
Kahramanmaraş Sütçü İmam 126 1305 9.7
Karabük 50 995 5
Karadeniz Teknik 44 2528 1.7
Kırıkkkale 74 1226 6
Kocaeli 57 2098 2.7
Marmara 102 3201 3.2
Mersin 33 1630 2
Muğla Sıtkı Koçman 38 1523 2.5
Mustafa Kemal 105 1060 9.9
Niüde Ömer Halisdemir 36 891 4
Ondokuz Mayıs 123 2347 5.2
Pamukkale 181 1995 9.1
Sakarya 97 2010 4.8
Selçuk 126 2732 4.6
Süleyman Demirel 271 2303 11.8
Trakya 29 1701 1.7
Uludağ 38 2474 1.5
Yıldız Teknik 114 1754 6.5
Yüzüncü Yıl 73 1705 4.3

 

You can read more from PDF Link….

 

References

  1. Kural, B., Adal, H. (2018, July). Haber Listesi : Akademide İhraçlar 6 Bin 81’e Yükseldi.
    Retrieved from: http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/198990-akademide-ihraclar-6-bin-81-e-yukseldi
  2. Kural, B., (2016, August). Haber Listesi : Sayılarla Kapatılan Üniversiteler.
    Retrieved from: https://m.bianet.org/bianet/egitim/177442-sayilarla-kapatilan-universiteler
  3. University Ranking by Academic Performance.(n.d.)
    Retrieved from: http://tr.urapcenter.org/2019/index.php
  4. Country Note, (2014). Turkey–Education at a Glance 2014: OECD Indicators.
    Retrieved from: https://www.oecd.org/education/Turkey-EAG2014-Country-Note.pdf
  5. Yuksek Ogretim Bilgi Yonetim Sistemi, (n.d.).
    Retrieved from: https://istatistik.yok.gov.tr/
  6. http://www.webometrics.info/en

 

Donate Now

 

Read more

THE CORONAVIRUS OUTBREAK IN TURKEY’S PRISONS: ANALYSIS OF THE CASES, FINDINGS, AND RECOMMENDATIONS

Introduction

This report informs about the confirmed Covid-19 cases seen in Turkey’s prisons. Based on this and the official statements, the report presents its findings and recommendations.

The notoriously overcrowded prisons in Turkey pose serious health threats to inmates during the coronavirus pandemic, as indicated by the statements of the inmates’ relatives who have reached us, and the written and oral statements in open sources, as well as the reporting of human rights activists and organizations. The recently passed Execution bill is also not able to eliminate those threats due to its unfair and discriminatory nature.

Coronavirus Cases

Numerous audio recordings – which were shared in social media and later whose contents were confirmed by their sources – pointed to the inhumane conditions in prisons. Such claims as in the recordings were also expressed in the statements of many inmate relatives. These indicate that the rights to life of the inmates in prisons – which is among the most basic and universal human rights and protected by the 10th amendment of the Constitution of the Republic of Turkey and the article 14 of the European Convention on Human Rights (ECHR) – are under clear, serious, and near threat, as asserted by the inmates themselves.

The statements of the inmates and the inmate relatives about the conditions in prisons are listed below.

April 3, 2020: “Ahmet Turkmen, 68, has a history of chronic heart disease and underwent a serious by-pass operation, among other serious health problems. He has been held in Kayseri T-type no. 1 prison for the past three years and his 14-year sentence for being a member of a terrorist organization is on appeal. … Despite the Forensic Medicine Institute’s advice that Turkmen undergo a health check every six months, he has been taken to a health check only once in the last three years. Covid-19 poses a serious threat to Turkmen’s life, who resides with 10 prisoners in a three-person cell. Turkmen’s attorney applied to the Supreme Court of Appeals on March 18th for his release due to the threats that Covid-19 poses to his health conditions.

Ismet Ozcelik, 61, is the former principal of a Malaysian school and has been held in Denizli T-type prison in Turkey since May 2017. Despite applying for asylum to the UN Refugee Agency in Malaysia, Ozcelik was kidnapped in Malaysia and forcibly taken to Turkey. In May 2019, the UN Human Rights Committee ruled that Turkey must release Ozcelik and pay compensation for violating his human rights guaranteed by the International Convention on Civil and Political Rights. However, Turkey did not implement this decision. … Ozcelik’s 10-year sentence is still in the process of appeal. Ozcelik, who has a heart condition, reported that no timely medical intervention was provided to him when he felt he had a heart attack in 2019. Ozcelik’s attorney stated that despite the significant amount of time that passed, he was not provided with a copy of the detailed report for the health check Ozcelik underwent following his emergency complaint. Ozcelik’s attorneys applied to the Supreme Court of Appeals in mid-March for his release due to the threats that Covid-19 poses to his health conditions.

Hussein Soykan, 48, a former police officer, has been held in Karaman M-type prison for 44 months. … Medical reports show that Soykan has a chronic lung condition and that one of his lungs had collapsed (pneumothorax) in the past. He was rushed to hospital twice while in prison. Soykan stays with 28 prisoners in an eight-person cell. Another prisoner in the same cell, Amir Gulaç, died on October 20, 2019, shortly after his attorney pleaded about the poor prison conditions having negative impacts on the health of prisoners. Gulac’s cause of death is thought to be heart failure. The Forensic Medicine Institution is expected to release the autopsy report on Gulac’s death. Covid-19 is seemingly a lethal threat to Soykan, given his health conditions. Due to the severity of his health conditions, Soykan’s attorney applied to the Supreme Court of Appeals on March 19 for his release. [1]

May 8, 2020: In the B12 cell of the Silivri prison no. 7, inmate Huseyin Kacan’s examination request was refused by officials despite him repeatedly saying that “We are not feeling okay, test us (for the coronavirus)”. There are 39 inmates in the B12 cell. It is claimed that the prison administration has not dealt with the inmates despite the coronavirus symptoms seen on April 25. Although the seriousness of the situation was understood after a 48-year old inmate fainted, no testing attempt was taken. After the relatives of those staying at the cell called Alo 184, the national emergency number, the Ministry of Health sent first responders to the prison for testing. The testing was conducted on May 6, 2020 and the test results were released on May 7, 2020. According to the results obtained from the E-Nabız (the ministry’s health portal), everyone in the cell tested positive. Nevertheless, the prison administration took no action for those inmates. They still refuse to do anything for their treatment. [2]

May 8, 2020: D, whose husband is in the B-12 cell, does not want to be named because she is worried about the health of her husband’s parents who have heart disease. After learning that her 39-year old husband tested positive for Covid-19, D described what happened to the Arti Gercek news: “After I learned about the cases in the cell C-7, I was worried and asked him about their situation. He said that ‘On Monday, they took away two friends from the cell and never brought them back, I think they tested positive. As a matter of fact, we all fell ill, it was like a flue, some have thrown up’. I asked if they were tested. ‘Put aside testing, we are given only a small amount of soup for both sahur and iftar. The situation is so desperate. The phone call is the

first time we were given masks’, said my husband”. Ekrem Solmaz, the father of another inmate, Yasin Solmaz from cell C-7, also found out last night that his son’s Covid-19 test was positive. [3]

May 11, 2020: HDP Kocaeli deputy, Ömer Faruk Gergerlioğlu called attention on the huge jump in the number of Covid-19 cases in Silivri prison. Gergerlioğlu had earlier announced that there were Covid-19 cases at cells B-10, B-12, C-7 in Silivri prison no. 7. Recently he added that there are also cases at cell C-6 of Silivri prison no.8 and the coronavirus is spreading to cell 5. [4]

May 11, 2020: An inmate’s relative, whose husband is held in cell C-6, and who wants to remain anonymous, said that some 30 inmates in the cell have tested positive and 4 inmates have tested negative whereas the remaining few inmates’ test results were not informed. She also added that while those who have tested negative were taken to another cell, those who have tested positive remain in the same cell and are not receiving any sorts of treatment. Emphasizing the seriousness of the situation, the inmate’s relative stated “The incident dates back a while. Numerous inmates in the cell had high fever complaints two weeks ago. Nevertheless, the complaints were not taken seriously so the situation grew worse and the virus spread to many more.” [5]

May 14, 2020: According to the information given by Ali Riza Karaboğa, who remains in Silivri prison no. 7, to his wife during their phone call, two inmates from their adjacent cell were tested for the coronavirus and sent back to their cell despite being tested positive. During the phone call with her husband two weeks ago, Karaboğa mentioned that their body temperature was measured for the first time since the beginning of the outbreak. During this week’s phone call, he also added that their body temperature was measured for a second time, and masks were provided for phone calls. [6]

May 14, 2020:  Being among the coronavirus risk group, journalist Çetin Çiftçi, who was sentenced to 6 years and 3 months in prison and has been in Sincan prison for 8 months, was diagnosed with Covid-19. Çiftçi, who also has kidney and heart problems, was reportedly under treatment. After Çetin Çiftçi’s wife, Selda  Çiftçi personally inquired about her husband’s situation, she found out that he had been taken to the hospital many times while in prison. [7]

May 14, 2020: Stating the huge increase in the number of the coronavirus cases in Silivri prison, HDP Deputy Omer Faruk Gergerlioğlu said that 45 inmates stay in some of the 7-person cells. Gergerlioğlu also shared some letters from the relatives and prisoners. Here are a few of those letters:

  • “Z. A. stays in the Silivri prison no. 5. In a phone call with his mother; he said that he had been taken to the infirmary twice, and then a sample was taken from him in a requested ambulance, but that he had not been informed about why the sample was taken, and that he had been sent back to his cell without being taken to a hospital.”
  • “My brother stays in the Silivri prison no.2. He had said in our call last week that they were given so little food. We are so worried about my brother’s life, given the coronavirus threat. He is staying with 44 other inmates in a 7-person cell and the food service was so problematic due to the releases in the open prisons.”
  • “In Silivri prison no. 7, there stays 43 inmates in cells. The coronavirus outbreak spreads into the prison. Some 30 inmates have shown symptoms like diarrhea and vomiting. For weeks, there is a shortage in the prison canteen service, inmates denied access to soap, shampoo, and napkins, they use dishwashing liquid when showering and inmates were forced to take shower in cold water (due to the lack of provision of hot water).”
  • “At the C-7 cell of Silivri prison no. 7, unfortunately, an inmate was tested positive forCovid-19. The remaining 45 inmates in the cell are at greater risk. We are so worried about its spread to the other inmates in the cell.”
  • “M.E. stays in Silivri L typed prison no. 5. As per his family, the inmate stated that he has a dry coughing problem which is among the coronavirus symptoms, that there are inmates in his cell with chronic diseases, that they were denied access to personal hygiene materials, that there is a shortage in the regular provision of cold and hot water, that they are not well-informed about the pandemic, that hygiene and proper cleaning of the dining holes were not adequate and no social distancing rules are being implemented, that the food being served is unhealthy and improper, and that a quarantine room is not available in the prison.”
  • “My brother, H.O. stays in Silivri prison no. 8. When we talked to our brother, he said that there were patients who tested positive for the Covid-19, and they are in physical contact with those patients and that their request for testing was refused by the prison administration. He also said that they are staying in overcrowded cells. We are worried about my brother’s life. At my brother’s request, we ask them to be tested.” [8]

May 14, 2020: “My husband, R.K. is held in Silivri L-type prison no. 8. His first test for Covid-19 was negative. Today, however, the E-Nabız (the health portal) showed a second positive test result. Then I called the prison, but they said that a second test was not conducted and will happen later. Despite the positive test result in the E-Nabız, the prison (administration) states that the second test was not conducted. When I reached out (to the prison), I was told that he was transferred to another cell due to his negative test results and that he will have his phone call rights on Tuesday morning which is today. However, when I called the prison today, I was told that the phone call was postponed to Sunday. I haven’t received any news from my husband which is worrying me.” [9]

May 14, 2020: “Prepared by the HRFT Documentation Center, a report on the human rights violations associated with the Covid-19 outbreak in the period between March 11, 2020 – May 10, 2020 was released. According to the report, despite the calls which are based on the international standards and norms, inmates were completely restricted from family visits and partially restricted from attorney visits. Besides, the report stated that even after the High Commissioner for Human Rights Michelle Bachelet urged governments to take action in preventing the catastrophic rates of the COVID19 infection, the inmates’ limited access to proper health care, healthy food, fresh water, and hygiene materials during the pandemic amount to ill-treatment. [10]

May 15, 2020: Şakire Solmaz, the wife of ex-cadet Yasin Solmaz who has been sentenced to prison for life, M.T., the partner of teacher M.T., B. Çicek, the wife of ex-police officer Ali Çiçek, and Fatih Çiçek, Ali Çiçek’s uncle and attorney, stated what they have been through during last week. They shared with Bold Medya their relative’s Covid-19 diagnosis reports that were obtained from (the Ministry of Health’s health portal) E-Nabız and the petitions that they submitted to the courts for their release. “They avoid us like the plague, no one is here to help”, said Şakire Solmaz, the wife of Yasin Solmaz. Being locked up for 42 months, Ali Çiçek stays at the B10 cell of Silivri prison no. 7. His wife, B. Çiçek said “He rested for two days with a high fever. But he said he is fine now. Yet, the cell conditions are so bad. Foodservice is problematic. He said he has never seen so little food being served before. They were buying breakfast products from the prison canteen, but it is closed now. There is always a queue for the restroom. There is a queue even for the fridge, the living conditions got heavier. It is so crowded here, even if someone feels okay, the other who is not feeling okay affect him”. Another inmate staying at the B12 cell of no. 7 is the teacher, M.T. Being locked up for 19 months, M.T. was diagnosed with Covid-19. Having not seen her husband for 65 days, and stating that a week amounts to a year for her since May 6, his wife M.T. talked about her phone call with her husband “Last time I spoke to my husband was on Wednesday, two days ago. Since May 6, a week passed like a year. Because it is recorded in the health portal that he was taken to see a doctor, I asked him what is happening. He said there is no such thing. We were only tested (for Covid-19). Since then, no one bothered to see us. They put such records in the system to make it look like they are monitoring us. They are only checking their temperature. They are not taking them to the doctor, but they put records in the system (falsely) showing that they are taking. They are in danger there. Not only their immune systems got weakened but also, they are not isolated. In fact, how to isolate them in a place where 39 people stay! This is against the law. The second thing, the food service is so problematic. He said no vegetable or fruits have been served for the last two weeks. They are only given a very small amount of food. He said we were left here to die, no one is coming to check on us. He asked to seek help from whomever/wherever I can.” [11]

May 17, 2020: Based on their visits to Van T-type prison, Van High-Security prison, and Van F-type prison this week, the observations and findings of ÖHD (the Association of Lawyers for Freedom) Van Branch, The Prison (Watch) Commission of  Van Bar, and Van Tuhay-Der (the Women Executives of the Prisoners’ Families Aid Association) are as follows[12]:

  • Measures taken in prisons for the Covid-19 outbreak are certainly not adequate. Given the excessive overcrowding rates, deprivation from hygiene and protective materials, and lacking access to health care, inmates’ rights to life are under serious threat.
  • Charging inmates for the protective materials, excessive pricing, infrequent and inadequate disinfection of cell, and body search of inmates whenever they go outside of their cells particularly aggravate the threats to their rights to life.

May 18, 2020: Another inmate was tested positive for the coronavirus in Silivri L-type prison no. 7. Accessed in the E-Nabız (the health portal), the test result for detainee Ali Kemal Ata, who is pending trial, was positive. Remaining in cell B-8 together with 29 inmates, Ata has been in prison for three years. Saying that she talks to her husband every Monday, Ata’s wife, Vecibe Tuba Ata said “I will not be able to talk to my husband today because I know he is at the hospital. I am calling every day the hospital at the campus. Only on Friday, they replied to my call. They said he is in good condition, but his situation is still worrying us. I am trying to track his condition through the E-Nabız.” [13]

May 19, 2020: An inmate in Silivri prison said no tests have been carried out for prisoners, except for the severe cases. In a phone call passed to the DW Turkish by his wife Y.S., an inmate describes the prison conditions to his wife: “The prosecutor’s office declared the number of cases in Silivri prison as 44, but there were 31 positive cases in cell B-10 and 24 in cell B-12. So, they say that no tests will be carried out unless there are chronic cases, that is only those who seem not to able to move around themselves should be tested. Other than that, the Ministry does not want any testing effort. We objected to this by saying how such a thing could be possible, and then we insisted on the doctor and he sent us to the hospital. Seven of us out of eight have tested positive. Most likely, there are now more cases in our cell, too. Everyone in the adjacent cell is sick.” In the phone call, the inmate also adds that they were taken to the quarantine before the test results came out, but later the test result for one of the inmates among them came out negative and that he would be transferred to the cell designated for negatives. The inmate describes his concerns as follows: “There is no such thing as quarantine/isolation here anyway. If you heal on your own, you will be fine. Other than that, if you die, you die, there is nothing else to do. Nobody cares about you here. Nobody at all…”

Spoken to the DW Turkish, an inmate’s relative Ş.S. indicated that her husband who is held in Silivri prison is at the quarantine and that some 39 inmates who have tested positive are held together at one place. Claiming that she was told the quarantine rooms were 7-to-8-person cells, she stated that the warden of the prison has confirmed about the situation (that the 39 inmates are quarantined in one cell) to their attorneys. According to the information from her husband, Ş.S. also added that although there were 39 inmates in the cell, they were given so little food that could be adequate for only 15 inmates, that the cleaning and hygiene were limited, that the last time their body temperature being measured was three days ago and it was conducted by the guards in a way that they were measured through the door without the guards entering the cell, and that the inmates could not make their voice heard as there were not enough guards in the prison.

S.E. indicated that in Silivri L-type prison no. 7, inmates were given masks and gloves on May 11 for the first time when they left their cells for family phone calls. Further, an inmate’s relative S.Ş. said “The only information they gave was that (they are) okay. I found out about my husband’s infection in the E-Nabız platform. And now, I can not even track (his situation) from the platform. When we asked why we are not able to track it in the E-Nabız system, they said the (patient) records will no longer be entered (there).” [14]

May 19, 2020: Indicating that his son was given a flue medication and sent back to his cell, Ekrem Solmaz, the father of Yasin Solmaz who resides in Silivri L-type prison no. 7 and has tested positive for Covid-19, said “39 inmates are staying in one cell. This is massacre!”. The officials of the Silivri L-type prison no. 7 said that they could not comment on this matter and referred us to the public prosecutor’s office. [15]

May 20, 2020: Lawyers from ÖHD (the Association of Lawyers for Freedom) Ankara Branch and the Peoples’ Democratic Party (HDP) Iğdır deputy Habip Eksik have visited the Kayseri Bünyan Women’s Prison and Kayseri Bünyan T-type prison no. 7. The delegation reported about the interviews they had with inmates and the prison administration. According to the report prepared by the Ankara Branch of the ÖHD, 5 imprisoned women in the Kayseri Bunyan Women’s Prison were interviewed. The report indicates that 3 people were quarantined following their examination, but no coronavirus testing was carried out and that an inmate was having coughing and dry throat problems. [16]

May 20, 2020: “My brother held in Silivri prison was tested on the 10th day of the outbreak. His test results were positive. Stating that he was (only) given medication as treatment, my brother said that they are staying in overcrowded cells. He also added that the food service was problematic and that they were personally cleaning (their cells). We have applied to the prison administration that my brother can not remain in prison under these circumstances, but we did not receive a positive reply.“ These statements belong to Barış Kaçan, the brother of inmate Hüseyin Kaçan. Locked up in Silivri prison for 23 months, inmate Hüseyin Kaçan also has stomach pains and knee problems. According to his brother, even under normal circumstances, he was struggling in prison conditions, often experiencing pain, and getting sick. After his Covid-19 symptoms became increasingly noticeable, he was tested on the 10th day and he had found out that he was sick. In fact, from the moment the symptoms began, he and other inmates had applied to the prison administration for testing but were rejected.

Burak Çelen, who is also imprisoned in Silivri prison no. 7, has tested positive for Covid-19 a week ago. Sevda Çelen, the wife of Burak Çelen, had seen in the E-Nabız system that his husband has been infected by the coronavirus, and then their attorney has petitioned for his treatment in the hospital. Following the petition, Burak Çelen was taken to the hospital on May 7.  Sevda Çelen said that after a day of observation in the hospital, his husband was given a 5-day drug therapy and sent to the quarantine cell in the prison. In her most recent phone call (with her husband), Sevda Çelen learned that that the prison conditions were not good. According to Burak Çelen, who is in the quarantine cell for 39 people, the amount of food served to the cell was for 15 people and the prison canteen was closed. He has also stated that the fever measurements were not carried out regularly, that no testing was applied after the 5-day drug therapy and that there were fresh air, and hygiene problems.

Cevriye Aydin is the lawyer of Yasin Solmaz, a coronavirus patient. Reached by Euronews, Aydin points out that the situation is a human rights violation. Stating that his client is not in healthy conditions, Aydin also indicates that the authorities should accommodate temporary solutions for those in prison during the pandemic: “Regardless of their views and religions, everyone in prisons is under the assurance (responsibility) of the state. First, the right to life is guaranteed by the state. Otherwise, the state will be responsible. The priority here is to secure the prisoners’ rights to life. I am in a panic for those prisoners’ rights to life. People out there are dying from Covid-19, too, but when they are out, being infected (by the virus) is in their own volition. However, when in prison, this is an incident happening in a place that is entirely under the political and legal responsibility of the state, the government, and those in power.” [17]

Official Statements

The issues stated above clearly show that the Government of Turkey and the officials are not taking the necessary measures amid the global Coronavirus outbreak. They do not even provide the essential basic needs of those inmates whose well-beings and health are under their responsibility to protect. Not only that, but it is also clearly seen that they also fail to ensure physical conditions necessary to prevent the transmission of the disease, and that mass deaths can occur in prisons due to the “mass isolation” measures that are similar to the medieval practices.

Some of the official statements reported in the media about the coronavirus cases in prisons are summarized below:

April 8, 2020: It is claimed that a convict named Mehmet Yeter in Bafra prison, who reportedly had diabetes, was recently sent back to prison after his leg got amputated and three days later, he died from Covid-19. Despite the statement of the Bafra Public Prosecutor’s Office that Mehmet Yeter’s death was not related to Covid-19, a social media user called Ferhat Yeter, who declared himself as Mehmet Yeter’s son, shared some documents, that allegedly belonged to the public prosecutor, about the funeral proceedings of his father Mehmet Yeter.

April 20, 2020: Izmir Public Prosecutor’s Office announced that an inmate in Buca prison has tested positive for the novel coronavirus. 

April 22, 2020: After the first coronavirus case in Buca prison, Izmir Public Prosecutor’s Office announced that 64 more inmates have also tested positive.

April 28, 2020: Konya Public Prosecutor’s Office announced that 55 inmates in Konya E type prison have tested positive for the coronavirus.

May 2, 2020: After receiving complaint letters from inmates and their relatives, Sezgin Tanrıkulu, CHP Istanbul Deputy and Vice President of the Parliamentary Human Rights Investigation Committee, stated that they are receiving an unprecedented number of complaints, and most of them are about “inadequate access to nutrition, hygiene, and health care service”.

May 8, 2020: Bakırköy Public Prosecutor’s Office announced that 44 prisoners in Silivri prison have tested positive for Covid-19.

May 22, 2020: Bakırköy Public Prosecutor’s Office announced the death of an inmate in Silivri prison, who was undergoing treatment for Covid-19. The prosecutor’s office said in a statement that the inmate, who had a chronic lung disease (reportedly tuberculosis), died at 5.45 pm on May 21, 2020.  As of May 22, the prosecutor’s office said there were a total of 82 cases of Covid-19 in Silivri prison, including 47 in the L-type prison no. 7 and 35 in L-type prison no. 8. [18]

Findings

The significant differences between the official statements and the information received from the inmates’ relatives and their attorneys indicate that the extent of the coronavirus risk in Turkey’s prisons is far deeper than what has been announced. The Government of Turkey and officials, who are not taking the necessary precautions to protect the rights to life of those who are under their responsibility, in slightest terms, act with “severe neglect of duty and culpable negligence”.

Based on the facts presented above, our findings of the prison conditions during the coronavirus pandemic are as below:

  1. The information provided by the officials on the coronavirus cases in prison and the inmates’ health conditions is not adequate; both the relatives of inmates and the public are not informed accurately and frequently.
  2. Although some have been released after the recent execution law, the prison cells are still overcrowded. In the pandemic, some might primarily expect the measures to be undertaken against the outbreak are to reduce the number of people in prison cells; however, the opposite was experienced in some cells to which their sizes have expanded from the pre-pandemic rates.
  3. Sick people are not being tested or delayed until their conditions worsen, let alone undertaking routine testing efforts.
  4. The inmates’ access to both internal and external health care providers have been severely restricted and thus become problematic; in cases where they have accessed the health care, it has been de-facto abrupted due to the post-quarantine practices.
  5. Sick people are not treated effectively. Both the duration of treatments and the usage of drugs are very limited.
  6. In-prison hygiene conditions are inadequate. Adequate cleaning materials and proper access to water are not provided; even in cases where they are charged for a fee.
  7. After the recently passed execution bill, shortage of workforce in open prisons where meals are prepared for prisons has resulted in very problematic food service. This seemingly undermines the efforts to tackle the pandemic issue as inmates experience malnutrition. Besides food service that is inadequate, unhealthy, and of poor quality, inmates experience difficulties in accessing paid food due to the closure of canteens as part of the fight against the pandemic. This weakens the immune system of prisoners and makes them more vulnerable during the pandemic.
  8. Due to inadequate provision of the protective materials, both inmates and prison personnel are exposed to risky contact transmission of the disease from the infected.
  9. As many officials (serving prisons) have limited their physical presence during the pandemic, the inmates’ demands are not evaluated properly; rapid and effective measures are not taken in the fight against the pandemic.

Recommendations

As Advocates of Silenced Turkey, we call on all national and international institutions and the general public, especially the Turkish Government, to act immediately and effectively to stop the aggravated coronavirus threats in Turkey’s prisons and prevent possible mass deaths from happening.

Given this context:

  1. The officials are urged to provide adequate information about the coronavirus cases in prison and the inmates’ health conditions. They should accurately and frequently inform both the inmates’ relatives and the public.
  2. To ease overcrowding in prisons, we urge the government to use all available alternatives to detention whenever possible. Among the inmate groups that are at higher risk for the coronavirus, persons on remand awaiting trial should immediately be released. The legal practice to suspend the execution of sentences should also immediately be adapted for the convicted prisoners.
  3. Inmates should be tested routinely and those infected should be detected, provided with effective health care, and treated under appropriate conditions. As current quarantine efforts resemble medieval practices evoked from physical contact between the infected and uninfected, they should immediately be halted. Appropriate and scientific measures should be undertaken.
  4. In-prison hygiene conditions should adequately be provided, the access to cleaning materials should be improved, and the overpricing in the prison canteens should be prevented.
  5. To strengthen the immune systems of inmates, adequate and balanced nutrition should be provided – calling for improvements in the quality and amount of the food service,  provision of adequate and proper food products in the canteens, and halting of the overpricing regime in the canteens.
  6. Both inmates and prison personnel that they are in contact with should be provided with adequate and proper protective materials.
  7. To protect the right to life, the demands of inmates should be evaluated urgently; rapid and effective measures should be undertaken in the fight against the pandemic. In this context, the protocols in the COVID-19 (SARS-CoV-2 INFECTION) GUIDE[19], prepared and updated by the General Directorate of Public Health of the Ministry of Health, should be followed strictly in prisons.

 

 

[1]       https://covid19bilgi.saglik.gov.tr/depo/rehberler/COVID-19_Rehberi.pdf?type=file

[1]       http://www.bakirkoy.adalet.gov.tr/adl-duyuru/2020/05/220520.pdf

[1]       https://tr.euronews.com/2020/05/20/silivri-cezaevinde-covid-19-vakalar-endiseli-aileler-yetkililerden-gecici-tahliyeler-bekli

[1]       https://www.dw.com/tr/cezaevlerinde-salgına-karşı-tedbirler-yetersiz-mi/a-53502249

[2]       http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/97218

[3]       https://artigercek.com/haberler/karantinaya-alinan-3-tutukluya-test-yapilmadi

[1]       https://www.boldmedya.com/2020/05/15/silivri-karantinasindaki-3-isim-konustu-bu-son-gorusmemiz-olabilir-bize-vebali-gibi-davraniyorlar/

[2]       https://twitter.com/OhdVan/status/1261980171118301184

[3]       https://boldmedya.com/2020/05/18/silivride-bir-kisiye-daha-kovid-19-teshisi-konuldu/

[1]       http://aktifhaber.com/gundem/43-kisilik-kogusta-30-kisi-hasta-bulasik-deterjani-ve-soguk-su-ile-banyo-yapiyorlar-h145301.html

[2]       https://tihv.org.tr/wp-content/uploads/2020/05/TürkiyeCovidHakİhlalleriSON.pdf

[1]       https://www.evrensel.net/haber/404769/silivri-cezaevinde-7-kisilik-kogusta-45-kisi-kalmaya-devam-ediyor

[1]       https://artigercek.com/haberler/silivri-cezaevi-nde-korona-c-7-kogusu-aciklandi-ya-b-12

[2]       https://twitter.com/gergerliogluof

[3]       https://kronos34.news/tr/gergerlioglu-silivri-cezaevinde-koronavirus-salgini-hizla-yayiliyor/

[4]       https://kronos34.news/tr/mahkum-yakinlari-silivride-maske-ve-eldiven-ilk-kez-dun-verildi/

[5]       https://boldmedya.com/2020/05/14/korona-risk-grubundaki-tutuklu-gazeteci-cetin-ciftcinin-testi-pozitif-cikti/

[1]       https://artigercek.com/haberler/silivri-cezaevi-nde-korona-c-7-kogusu-aciklandi-ya-b-12

[2]       https://twitter.com/gergerliogluof

[3]       https://kronos34.news/tr/gergerlioglu-silivri-cezaevinde-koronavirus-salgini-hizla-yayiliyor/

[4]       https://kronos34.news/tr/mahkum-yakinlari-silivride-maske-ve-eldiven-ilk-kez-dun-verildi/

[5]       https://boldmedya.com/2020/05/14/korona-risk-grubundaki-tutuklu-gazeteci-cetin-ciftcinin-testi-pozitif-cikti/

[1]       https://www.hrw.org/tr/news/2020/04/03/340344

[2]       https://twitter.com/cezaeviihlaller/status/1258461779543416834

 

Donate Now

Read more

TÜRKİYE CEZAEVLERİNDEKİ KORONAVİRÜS VAKALARINA DAİR OLAY İNCELEMESİ, TESPİTLER VE ÖNERİLER

Bu çalışmamızda, küresel salgın sürecinde, Türkiye’deki cezaevlerinde görülen teyidli koronavirüs vakaları ve bu dönemdeki resmi açıklamalar ile bunlara dayalı olarak yapılan tespit ve önerilerimiz yer almaktadır.
Gerek tarafımıza ulaşan tutuklu ve hükümlü yakınlarının beyanları, gerek açık kaynaklarda yer alan yazılı ve sözlü ifadeler, gerekse de insan hakları aktivisti kişi ve kurumların paylaşımları ile görülüyor ki, Türkiye’de cezaevleri, kapasitesinin çok üzerinde doluluk oranı ile tutuklu ve hükümlüler için önü alınamayan yaşamsal riskler barındırıyor. Son dönemde gerçekleşen infaz düzenlemesi de, T.C. Anayasası’nın 10. maddesi ve AİHS 14. maddesine aykırı olarak, eşitsiz ve ayrımcı yapısı sebebiyle bu riski ortadan kaldırmaktan çok uzak ne yazık ki.

Koronavirüs Vakaları

Birçok kişi tarafından muhtelif sosyal paylaşım uygulamalarında paylaşılan ve içeriği, kaynak kişi tarafından da teyid edilen ses kayıtları ile cezaevlerindeki koşullar dile getirilmiş, pekçok tutuklu ve hükümlü yakını tarafından da benzer mahiyette yazılı paylaşımlarda bulunulmuştur. Bu paylaşımlarda, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin T.C. Anayasası’nın 17. maddesi ve AİHS’in 2. maddesiyle koruma altında bulunan en temel ve evrensel insan hakkı mahiyetindeki yaşam hakkının açık, ağır ve yakın tehlike altında olduğunun bizzat tutuklu ve hükümlüler tarafından dile getirildiği görülmektedir.

Cezaevlerindeki koşulların aktarıldığı tutuklu/mahkum veya yakınlarına ilişkin beyanlar aşağıda derlenmiştir:

03 Nisan 2020: “68 yaşındaki Ahmet Türkmen’in, diğer ciddi sağlık sorunlarının yanı sıra, kronik kalp rahatsızlığı öyküsü var ve ciddi bir by-pass operasyonu geçirmiş. Son üç yıldır Kayseri 1 No’lu T-tip hapishanesinde tutuluyor ve terör örgütü üyesi olmak suçundan 2018 yılında aldığı 14 yıllık mahkumiyet kararı temyiz aşamasında. … Adli Tıp Kurumu’nun Türkmen’in altı ayda bir sağlık kontrolünden geçirilmesini tavsiye etmiş olmasına karşın, Türkmen son üç yılda sadece bir kez sağlık kontrolünden geçirilmiş. Üç kişilik bir koğuşta, 10 mahpusla birlikte kalan Türkmen’in yaşamı için KOVİD-19 ciddi bir risk oluşturabilir. Türkmen’in avukatı 18 Mart günü KOVİD-19 riskini gerekçe göstererek Türkmen’in sağlık durumu sebebiyle tahliyesi için Yargıtay’a başvuruda bulundu.

 “61 yaşındaki İsmet Özçelik, Malezya’daki bir okulun eski müdürü ve 2017 Mayıs’ından bu yana Türkiye’de, Denizli T-tipi hapishanesinde tutuluyor. Özçelik, Malezya’daki BM mülteci ajansına iltica başvurusu yapmış olmasına rağmen, Malezya’da kaçırılarak, zorla Türkiye’ye gönderilmiş. 2019 Mayıs’ında BM İnsan Hakları Komitesi Türkiye’nin, Özçelik’in Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan insan haklarını ihlal ettiğine, tahliye edilmesi ve kendisine tazminat ödenmesi gerektiğine karar verdi. Türkiye bu kararı uygulamadı. … Özçelik’in aldığı 10 yıllık mahkumiyet kararı halen temyiz aşamasında. Kalp rahatsızlığı bulunan Özçelik, 2019 yılında bir kalp krizi geçirdiğini hissettiği noktada zamanında tıbbi müdahale yapılmamış olduğunu bildirdi. Özçelik’in avukatı, Özçelik’in acil şikayetinden haftalar sonra geçirildiği sağlık kontrolüne ilişkin ayrıntılı raporun bir nüshasının kendisine verilmediğini belirtti. Özçelik’in avukatları Mart ayı ortalarında Özçelik’in sağlık durumu sebebiyle KOVİD-19 riski bağlamında tahliye edilmesi için Yargıtay’a başvuruda bulundular.”

 Eski bir polis memuru olan 48 yaşındaki Hüseyin Soykan 44 aydır Karaman M-tipi cezaevinde tutuluyor. … Soykan’ın kronik bir akciğer rahatsızlığı bulunduğunu ve geçmişte akciğerlerinden birinin sönmüş (pnömotoraks) olduğunu gösteren tıbbi raporlar var. Cezaevindeyken iki kez acilen hastaneye kaldırılmış. Soykan 8 kişilik bir koğuşta 28 mahpusla birlikte kalıyor. Aynı koğuştaki başka bir mahpus, Amir Gülaçtı, avukatının kötü hapishane koşullarının mahpusların sağlığını olumsuz etkilediği yönünde bir şikayette bulunmasından kısa bir süre sonra 20 Ekim 2019 tarihinde yaşamınıyitirmiş. Gülaçtı’nın ölüm sebebinin kalp yetmezliği olduğu düşünülüyor. Gülaçtı’nın ölümü ile ilgili Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporunun çıkması bekleniyor. Soykan’nın sağlık durumu KOVİD-19 karşısında ölümcül risk altında olduğu anlamına geliyor. Avukatı Soykan’ın sağlık durumu sebebiyle tahliye edilmesi için 19 Mart günü Yargıtay’a başvurdu.”[1]

08 Mayıs 2020: Silivri C.İ.K.7 nolu B12 koğuşunda Hüseyin Kaçan defalarca “Biz kötüyüz, bize test yapın” denmesine rağmen olumsuz cevap aldı. B 12 koğuşunda 39 kişi bulunmaktadır. 25 Nisanda corona belirtileri görülmesine rağmen cezaevi yönetimi hiç bir şekilde koğuşta bulunanlarla ilgilenmediği, koğuşta bulunan 48 yaşındaki birisi iftar saatinde bayıldıktan sonra işin ciddiyetini anlaşıldığı, Buna rağmen test yaptırılması için herhangi bir girişimde bulunmadığı iddia ediliyor.  Koğuşta kalanların ailesi Alo 184 ü araması sonucu Sağlık Bakanlığı cezaevine test için görevlileri göndermiştir. Testler 06.05.2020 tarihinde yapılmış 07.05.2020’de sonuçlanmış e nabızdan alınan raporlara göre koğuşta bulunan herkesin testi pozitif çıkmıştır. Buna rağmen cezaevi yönetimi hiç bir şekilde koğuşta bulunanlarla ilgilenmemektedir. Tedavileri için herhangi bir şey yapmamaktadırlar.[2]

08 Mayıs 2020:i Silivri 7 No’lu Cezaevi B-12 koğuşunda bulunan D, eşinin kalp hastası olan anne ve babasının durumdan haberi olmadığı için isimlerinin açıklanmasını istemiyor. 39 yaşındaki eşinin Covid-19 testinin pozitif çıktığını dün öğrenen D, Artı Gerçek’e yaptığı açıklamada yaşananları şöyle anlatıyor: “C-7’de vaka olduğunu öğrenince endişeliyim, sizin durumunuz ne diye sordum. ‘Pazartesi iki arkadaşı koğuştan aldılar ve bir daha getirmediler, bence pozitif çıktı. Zaten hepimiz hastalandık, grip gibi geçirdik, kusanlar oldu’ dedi. Test yapıldı mı, diye sordum. ‘Bırak test yapmayı sahur ve iftarı iki kaşık çorba ile geçiriyoruz. Durum çok vahim. İlk kez telefona çıkarken maske verdiler’ dedi.” C-7 koğuşunda kalan Yasin Solmaz’ın babası Ekrem Solmaz da oğlunun Covid-19 testinin pozitif çıktığını dün akşam öğrenmiş.[3]

 11 Mayıs 2020: HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Silivri Cezaevi’nde Covid-19 vakalarında ciddi artışlar olduğuna dikkat çekti. Daha önce Silivri 7 no’lu cezaevinde Covid-19 vakalarının olduğunu ve B-10, B-12, C-7 koğuşlarında Covid-19 vakalarına rastlandığını duyuran Gergerlioğlu, şimdi de Silivri 8 nolu cezaevindeki C-6 koğuşunda pozitif vakaların olduğunu ve vakaların 5 no’lu koğuşa da yayıldığını açıkladı.[4]

11 Mayıs 2020: Eşi C-6 koğuşunda tutuklu olan ve ismini vermek istemeyen tutuklu yakını, koğuşta 30 kişinin test sonucunun pozitif olduğunu, 4 kişinin test sonucunun ise negatif çıktığını, diğer 2-3 kişi hakkında bilgi alamadıklarını söyledi. Test sonuçları negatif çıkan tutuklular başka koğuşa alınırken, sonucu pozitif çıkan tutuklular ise bir arada kalmaya devam ediyor ancak hiçbir tedavi uygulanmıyor dedi. Durumu ciddi olan tutukluların bulunduğunu dile getiren tutuklu yakını, “aslında olay yeni değil, iki hafta önce koğuşta yüksek ateş şikayeti olanlar vardı fakat durum ciddiye alınmadı.Böylece herkese yayıldı” dedi.[5]

14 Mayıs 2020: Silivri’de 7 numaralı cezaevinde kalan Ali Rıza Karaboğa’nın telefon görüşmesi sırasında eşine aktardığı bilgiye göre, kaldıkları koğuşa komşu olan B-8 numaralı koğuştan iki kişiye koronavirüs testi yapıldığı ve testi pozitif çıkan mahkumların tekrardan kaldıkları koğuşa geri gönderildikleri öğrenildi.

Eşimle iki hafta önce yapmış olduğumuz telefon görüşünde süreç başladığından bu yana ilk defa ateşlerinin ölçüldüğünü bu hafta aradığında da aynı şekilde bir kez daha ateş ölçümleri yapıldığını, ve telefon görüşüne çıktıklarında maske verildiğini bize aktardı.[6] 

14 Mayıs 2020: 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen ve 8 aydır Sincan Cezaevi’nde bulunan ve Korona risk grubundaki gazeteci Çetin Çiftçi’ye, Covid 19 tanısı konuldu. Böbrek ve kalp rahatsızlıkları olan Çiftçi’nin tedavi altında olduğu öğrenildi. Gazeteci Çetin Çiftçi’nin kronik rahatsızlıkları bulunması nedeniyle eşi Selda Çiftçi’nin kendi çabalarıyla yaptığı araştırmada, cezaevinde defalarca rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğü ortaya çıktı.[7]

14 Mayıs 2020: Silivri Cezaevi’nde koronavirüs vakalarında büyük artış yaşandığını söyleyen HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 7 kişilik bazı koğuşlarda 45 kişi kaldığını ifade etti. Gergerlioğlu kendisine ailelerden ve mahpuslardan iletilen bazı mektupları da paylaştı. O mektuplardan birkaçı şöyle:

  •             “Z. A. Silivri 5 No’lu Kapalı Cezaevinde kalmaktadır. Annesi ile yaptığı telefon görüşmesinde; ateşinin olduğunu bu nedenle 2 defa revire götürüldüğünü daha sonra çağırılan ambulansta mahpustan ambulansın içinde bir örnek
  • alındığını ancak niçin örnek alındığına dair mahpusa bilgi verilmediğini ve hastaneye götürülmeden koğuşuna geri gönderildiğini aktarmıştır.”
  • Abim Silivri 2 No’lu Kapalı Cezaevinde kalmaktadır. Geçen hafta yaptığımız telefon görüşmesinde yemeklerin az verildiğini söylemişti. Abimin koronavirüs nedeniyle hayatından endişe etmekteyiz. 15 kişilik koğuşta 45 kişi kalıyorlar ve açık cezaevindeki tahliyeler nedeniyle yemekler çok sıkıntılıymış.
  • Silivri 7 No’lu Kapalı Cezaevinde mahpusların 43 kişi kaldıkları, içeride salgın olduğu, ishal, kusma gibi şikayetlerle 30 kişinin aynı sıkıntıyı yaşadığı, haftalardır kantin sorunu olduğu, sabun, şampuan ve peçete verilmediği, bulaşık deterjanıyla banyo yapıldığı, mahpusların soğuk suda yıkandığı.”
  • Silivri 7 No’lu Cezaevinde C-7 koğuşunda bir kişide Kovid-19 testi maalesef pozitif çıkmıştır. Koğuşta bulunan 45 kişi büyük risk altındadır. Koğuştaki diğer mahpuslara da bulaşmasından korkuyoruz.”
  • E; Silivri L Tipi 5 No’lu Kapalı Cezaevinde kalmaktadır. Ailesinin aktarımlarına göre; mahpusun hastalık belirtilerinden kuru öksürük şikayetleri olduğunu, kaldığı koğuşta kronik hastaların bulunduğunu, kişisel temizlik malzemelerin verilmediğini, düzenli olarak soğuk ve sıcak suyun akmadığını, koronavirüs salgınıyla ilgili yeterli bilgi verilmediğini, yemekhanelerde temizlik, hijyen ve sosyal mesafe kuralına uyulmadığını, yemeklerin sağlıksız ve kötü çıktığını, karantina odalarının bulunmadığını iletmiştir.”
  • Abim H. O. Silivri 8 No’lu Kapalı Cezaevinde kalmaktadır. Abimle konuştuğumuzda Covid-19 testi pozitif çıkan hastalar olduğu ve onlarla temas halinde olduklarını, cezaevi yönetiminden test yapılmasını talep ettiklerini ve olumsuz cevap geldiğini sö Abim koğuşlarda çok kalabalık kaldıklarını söylüyor. Abimin hayatından endişe ediyoruz. Abimin isteği üzerine test yapılmasını istiyoruz.”[8]

14 Mayıs 2020: “Eşim R.K. Silivri 8 No’lu L Tipi Cezaevi C-6 koğuşunda kalmaktaydı. Eşimin ilk Covid-19 test sonucu negatif. Bugün sabah ise E-Nabız’da 2. Bir test sonucu vardı ve sonuç pozitif çıkmış ama cezaevini aradığımda 2. bir test yapılmadığını, daha sonra yapılacağını söylediler. E-Nabız’da pozitif görünen bir test var ama cezaevi 2. test yapılmadığını söylüyor. Dün aradığımda test sonucu negatif olduğu için C-1 koğuşuna alındığını ve salı sabah yani bugün telefon görüşü olacağını söylediler fakat bugün cezaevini aradığımda pazar telefon görüşü olduğunu söylediler. Eşimden haber alamıyorum ve çok endişeliyim.”[9]

 14 Mayıs 2020: TİHV Dokümantasyon Merkezi tarafından hazırlanan, 11 Mart – 10 Mayıs 2020 tarifleri arasında Covid-19 salgını ile ilişkili hak ihlallerine yönelik rapor yayınlanmıştır. Rapora göre, uluslararası standart ve normlara gönderme yapan tüm ilke ve çağrılara karşın mahpusların aileleriyle görüşme hakkı tamamen ortadan kaldırılmış, avukat görüşmeleri kısıtlanmıştır. Ayrıca, cezaevlerinden kısıtlı olarak edinilen bilgi ve şikayetlerden de anlaşılacağı üzere BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet’nin yaptığı uyarının aksine salgın koşullarında mahpusların, sağlığa, yiyecek ve suya, hijyen malzemelerine erişimde yaşadıkları ihlaller kötü muamele niteliğindedir.[10]

15 Mayıs 2020: Müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrenci Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, öğretmen M.T’nin eşi M.T ve polis memuru Ali Çiçek’in eşi B. Çiçek ile avukatlığını da yapan amcası Fatih Çiçek, bir hafta içinde yaşadıklarını anlattı. Üç isim, yakınlarının e-Nabız’dan elde ettikleri Kovid-19 teşhis raporlarını ve tahliye için mahkemelere sundukları dilekçeleri Bold Medya ile paylaştı. Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, “Bize vebalı gibi davranıyorlar, buraya kimse gelmiyor” dedi. 42 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu olan Ali Çiçek de 7 Nolu Cezaevi B10 koğuşunda kalıyor. Eşi B. Çiçek, “İki gün ateşli yattı ama şu an iyiyim dedi ama koğuşun şartları çok kötü. Zaten normalde orada kalmak çok zor. Yemek sıkıntılı. Bu kadar azını hiç görmedik dedi. Kahvaltılık ürünlerini kantinden alıyorlardı, kapalı şimdi.Tuvalette sürekli sıra var. Buzdolabında bile sıra var, şartlar daha da ağırlaştı. Kalabalık ortam, biri iyi olsa, kötü olan onu etkiliyor.” dedi. 7 Nolu Cezaevi B12 koğuşunda kalanlardan biri de öğretmen M.T. 19 aydır tutuklu olan M.T’ye de 6 Mayıs’ta Kovid-19 teşhisi konuldu. Eşini 65 gündür göremediğini söyleyen M.T., 6 Mayıs’tan bugüne bir haftanın bir yıl gibi geldiğini söyleyip eşiyle yaptığı son telefon konuşmasını anlattı, “Eşimle en son iki gün önce çarşamba günü görüştük. 6 Mayıs’tan sonra bir hafta bir yıl gibi geçti. Gece 1.30’da doktora gitmiş gözüküyorsun, hayırdır dedim. Öyle bir şey yoktur dedi. Bize sadece test yapıldı. Daha gelen giden yok dedi. Her gün kontrolleri yaptıklarını göstermek için sisteme öyle işleniyor. Ateşlerini ölçülüyor sadece. Doktora götürmüyorlar ama sistemde doktora gitmiş gibi görünüyor. Orada tehlike altındalar. Hem bağışıklık sistemleri zayıfladı hem de izolasyon yok. 39 kişinin olduğu yerde nasıl izolasyon yapılacak. Kurala aykırı. İkincisi yemekleri çok sıkıntılı. İki haftadır meyve sebze hiçbir şey gelmiyor, dedi. Birkaç kaşık yemek yiyebiliyorlar. Biz burada ölüme terk edildik, gelip giden kimse yok. Başvurabildiğin yere başvur dedi.” dedi. [11]

17 Mayıs 2020: Öhd Van Şubesi ve Van Barosu Cezaevi Komisyonu ve Van Tuhay-Der olarak Van T Tipi, Van Yüksek güvenlikli, Van F Tipi Cezaevlerini bu haftaki ziyaretlerindeki gözlem ve tespitleri şu şekildedir[12]:

  • Cezaevlerinde Covid-19 salgını ile ilgili alınan önlemler kesinlikle yeterli değildir. Doluluk oranlarının fazlalığı, hijyen imkanlarından, koruyucu malzemelerden yoksunluk, sağlık ve tedavi imkanlarına erişememe sebebiyle mahpusların yaşam hakları büyük bir risk altındadır.
  • Özellikle koruyucu malzemelerin mahpuslara para ile satılması, fiyatların fahiş olması, koğuşlarda dezenfekte işlemlerinin kapsamlı ve sık sık gerçekleştirilmemesi, koğuştan çıkan mahpuslara üst araması yapılması yaşam haklarındaki riski kat be kat artırmaktadır.

 18 Mayıs 2020: Silivri 7 Nolu L Tipi Cezaevinde kalan bir kişiye de korona teşhisi konuldu. Hükümlü olarak cezaevinde bulunan Ali Kemal Ata’nın 16 Mayıs 2020’da e-Nabız’a düşen test sonucu pozitif. 29 kişiyle birlikte B8 koğuşunda kalan Ali Kemal Ata, üç yıldır tutukluydu. Eşiyle her pazartesi günü görüştüğünü söyleyen Vecide Tuba Ata, “Bugün eşimle görüşemeyeceğiz. Çünkü hastanede olduğunu biliyorum. Her gün kampüs içindeki hastaneyi arıyorum. Sadece cuma günü açtılar. Genel durumu iyi dediler ama endişeliyiz, merak içindeyiz. Durumunu e-nabızdan takip etmeye çalışıyorum.” dedi.[13]

 19 Mayıs 2020: Silivri Cezaevi’nde bulunan bir mahkum, ağır vakalar dışında tutuklu ve hükümlere test yapılmadığını öne sürüyor. Mahkum, eşi Y.S.’nin DW Türkçe’ye ilettiği telefon konuşması kaydında, eşine cezaevi koşullarını şöyle anlatıyor: “Savcılık Silivri Cezaevi’ndeki vaka sayısını 44 olarak açıkladı ama B10 koğuşunda 31, B12 koğuşunda 24 tane pozitif vaka varmış. Böyle olunca diyorlar ki bunlar, test yapılmasın, böyle kronik vaka olan olursa yani yerinden kalkamayacak gibi olan olursa ancak onlara test yapılsın. Onun haricinde test yapılmasını Bakanlık istemiyor. Yasak. Olur mu böyle şey dedik doktora ısrar edince bizi hastaneye gönderdi. 8 kişiden yedimiz pozitif çıktık. Şu an muhtemelen bizim koğuşta da hastalananlar var. Yani koğuşun tamamı hasta şu anda.” Mahkum, telefon görüşmesinde, test sonuçları belli olmadan karantina koğuşuna alındıklarını ancak içlerinden birinin testinin negatif çıktığını, bu mahkumun da muhtemelen negatif koğuşuna gönderileceğini öne sürüyor. Aynı mahkum endişesini şu sözlerle anlatıyor: “Burada zaten karantina marantina diye bir durum yok. Kendi kendine iyileşirsen iyileşirsin. Onun haricinde ölürsen öleceksin yapacak başka bir şey yok. Kimsenin umarında değilsin zaten burada. Kimsenin umrunda değilsin hem de.” 

DW Türkçe’ye konuşan tutuklu yakını Ş.S., Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan eşinin karantina koğuşunda olduğunu ve bu koğuşta testi pozitif çıkan 39 mahpusun bir arada tutulduğunu söylüyor. Kendilerine daha önce karantina koğuşlarının 7-8 kişilik koğuşlar olduğu bilgisinin verildiğini belirten Ş.S., cezaevi müdürünün 39 kişilik rakamı avukatlarına teyit ettiğini öne sürdü. Ş.S., eşinin aktardığına göre, koğuşta 39 kişi olmasına rağmen yemeklerinin 15 kişilik verildiğini, temizlik ve hijyenin kısıtlı olduğunu, en son 3 gün önce ateşlerinin ölçüldüğünü, bunun da gardiyanlar tarafından içeriye girilmeden kapının mazgalına yaklaşılarak yapıldığını, cezaevinde yeterli gardiyan olmadığı için mahpusların seslerini duyuramadıklarını iddia etti. 

S.E., Silivri 7 no’lu cezaevinde aile telefon görüşmesi için koğuşlarından çıkan mahkumlara ilk kez 11 Mayıs’ta maske ve eldiven verildiğini iddia etti. Tutuklu yakını S.Ş. ise “Verdikleri bilgi sadece iyi. Ben eşimin hastalığını E-Nabız uygulamasından öğrendim. Şimdi ise uygulama üzerinden takip edemiyorum. Neden E-Nabız sisteminden takip edemiyoruz sorusu karşısında da artık E-Nabız sistemine kayıtların girilemeyeceğini söylediler” dedi. [14]

19 Mayıs 2020: Silivri 7 Nolu L Tipi Cezaevi’nde Kovid-19 testi pozitif çıkan tutuklu Yasin Solmaz’ın babası Ekrem Solmaz, oğluna grip ilacı verilerek koğuşa gönderildiğini paylaşarak, “39 kişi aynı koğuşta kalıyor. Bu katliamdır” dedi. Konuya ilişkin aradığımız Silivri 7 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi yetkilileri, bilgi veremeyeceklerini belirterek, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın aranması gerektiğini ifade etti.[15]

20 Mayıs 2020: Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Ankara Şubesi avukatları ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Iğdır Milletvekili Habip Eksik, Kayseri Bünyan Kadın Cezaevi ile Kayseri Bünyan 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’ni ziyaret etti. Heyet, tutuklular ve cezaevi idaresiyle yaptığı görüşmeleri raporlaştırdı.ÖHD Ankara Şubesi tarafından hazırlanan raporda, Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’nde, 5 kadın tutuklu ile görüşme gerçekleştirildiği bilgisi verildi. Raporda, 3 kişinin muayene ardından karantinaya alındığı ancak koronavirüs testi yapılmadığı aktarıldı, bir tutuklunun öksürük ve boğaz kuruluğu şikayetlerinin devam ettiği bilgisi de yer aldı.[16]

20 Mayıs 2020: “Silivri cezaevindeki kardeşime salgın belirtilerinin 10. gününde test yapıldı. Testi pozitif çıktı. İlaç tedavisinin uygulandığını söyleyen kardeşim, kalabalık koğuşlarda kaldıklarını ifade etti. Yemeklerin sorunlu olduğunu ve kendi temizliklerini de kendilerinin yaptıklarını aktardı. Bu şartlarda kardeşimin cezaevinde kalamayacağına dair cezaevi yönetimine başvuruda bulunduk ancak olumlu bir dönüş yok.” Silivri cezaevinde koronavirüs testi pozitif çıkan tutuklu Hüseyin Kaçan’ın ağabeyi Barış Kaçan’a ait bu ifadeler. 23 aydır Silivri cezaevinde olan Hüseyin Kaçan aynı zamanda mide ağrıları ve dizlerinde sorunlar yaşayan bir tutuklu. Ağabeyinin aktarımına göre normal şartlarda bile cezaevi koşulları kendisini zorluyor, sık sık ağrılar yaşıyor ve hastalanıyor. Covid-19 semptomlarının giderek daha çok kendisini hissettirmesiyle 10. günde yapılan test sonucu hasta olduğunu öğrenmiş. Aslında belirtiler başladığı andan itibaren o ve diğer tutuklular test talepleri için cezaevi yönetimine başvurular yapmış ama reddedilmiş.

 Yine Silivri 7 No’lu cezaevinde tutuklu olan Burak Çelen’in de bir hafta önce yapılan Covid-19 testi pozitif çıktı. E-Nabız sisteminden eşi Burak Çelen’in koronavirüse yakalandığını öğrenen Sevda Çelen, avukatı aracılığıyla eşinin hastanede tedavi altına alınmasını talep edince eşi 7 Mayıs’ta hastaneye kaldırıldı. Sevda Çelen, eşinin hastanede bir günlük müşahade altına alınmasının ardından beş günlük ilaç tedavisi verilerek, cezaevinin karantina koğuşuna gönderildiğini söyledi. Sevda Çelen, en son yaptığı telefon görüşmesinde ise eşinden cezaevi koşullarının iyi olmadığını öğrendi. 39 kişilik karantina koğuşunda bulunan Burak Çelen’in aktardıklarına göre koğuşlara verilen yemek miktarı 15 kişilik ve kantin kapalı. Ateş ölçümlerinin düzenli yapılmadığı, beş günlük ilaç tedavisinden sonra test yapılmadığı ve temiz havanın olmadığı ve hijyen sorunları da Covid-19 hastası tutuklu Burak Çelen’in aktardıkları arasında.

 Euronews’in ulaştığı koronavirüs hastası Yasin Solmaz’ın avukatı Cevriye Aydın ise bu durumun insan hakları ihlali olduğuna dikkat çekiyor. Müvekkilinin sağlıklı koşullarda olmadığını söyleyen avukat Aydın, yetkililerin pandemi sürecinde cezaevindekiler için geçici çözümler sunmaları gerektiğine dikkat çekiyor: ”Hangi görüşten, inançtan olursa olsun cezaevinde yaşayan herkes devletin güvencesi altındadır. Öncelikle yaşam hakkının devlet tarafından güvence altına alınması söz konusudur. Aksi takdirde devlet sorumlu olur. Öncelik burada tutukluların yaşam hakkının güvence altına alınmasıdır. Ben o tutukluların yaşam hakkı için panik halindeyim. Dışarıda da Covid-19’dan insanlar ölüyor, ama dışarıda olunca kendi iradesi ile bulaşı alması söz konusu. Ancak bu cezaevinde olunca bu tamamen devletin, hükümetin, iktidarın siyasi ve hukuki her türlü sorumluluğu altında gerçekleşen bir olaydır.”[17]

Resmi Açıklamalar

Bahsi geçen beyanlarda yer alan hususlar, Türkiye Hükümeti ve kamu görevlilerinin, küresel Koronavirüs salgını sürecinde gerekli tedbirleri almak bir yana, sorumluluğu altındaki kişilerin yaşamlarını ve sağlıklarını korumaları için zorunlu temel ihtiyaçlarının ve hastalığın bulaşmasını önlemek için gerekli fiziksel koşulların dahi karşılanmadığını, ortaçağ karanlığındaki uygulamaların benzeri “toplu tecrit” sebebiyle cezaevlerinde toplu ölümlere sebep olunabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Cezaevlerinde tespit edilen koronavirus vakalarına dair basına yansıyan resmi açıklamalara ilişkin özet içerikler aşağıda yer almaktadır:

08 Nisan 2020: Bafra Cezaevi’nde şeker hastası olduğu öğrenilen Mehmet Yeter adlı bir hükümlünün geçtiğimiz günlerde bacağı kesilerek yeniden cezaevine gönderildiği ve üç gün sonra Covid-19 hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdiği iddia edildi. Bafra Cumhuriyet Başsavcılığı’nın,  Mehmet Yeter’in Covid-19 hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmediğine ilişkin açıklamasına rağmen, Mehmet Yeter’in oğlu olduğunu söyleyen Ferhat Yeter adlı kullanıcı, sosyal medya hesabından cumhuriyet savcılığına ait olduğu ileri sürülen yazı ile babası Mehmet Yeter’in cenaze işlemlerinin yazıldığı belgeleri paylaştı.

20 Nisan 2020: İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki tutuklu H.A.’ya yapılan yeni tip koronavirüs testinin pozitif çıktığını açıkladı.

 22 Nisan 2020: İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda korona virüsü testi pozitif çıkan ilk vakanın ardından 64 tutuklu ve hükümlünün daha testinin pozitif çıktığı bildirdi.

 

                      READ MORE

 

[1]    https://tr.euronews.com/2020/05/20/silivri-cezaevinde-covid-19-vakalar-endiseli-aileler-yetkililerden-gecici-tahliyeler-bekli

[2]    https://twitter.com/OhdVan/status/1261980171118301184

[3]    https://boldmedya.com/2020/05/18/silivride-bir-kisiye-daha-kovid-19-teshisi-konuldu/

[4]    https://www.dw.com/tr/cezaevlerinde-salgına-karşı-tedbirler-yetersiz-mi/a-53502249

[5]    http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberler/content/view/97218

[6]    https://artigercek.com/haberler/karantinaya-alinan-3-tutukluya-test-yapilmadi

[7]    http://aktifhaber.com/gundem/43-kisilik-kogusta-30-kisi-hasta-bulasik-deterjani-ve-soguk-su-ile-banyo-yapiyorlar-h145301.html

[8]    https://tihv.org.tr/wp-content/uploads/2020/05/TürkiyeCovidHakİhlalleriSON.pdf

[9]    https://www.boldmedya.com/2020/05/15/silivri-karantinasindaki-3-isim-konustu-bu-son-gorusmemiz-olabilir-bize-vebali-gibi-davraniyorlar/

 [10]    https://www.evrensel.net/haber/404769/silivri-cezaevinde-7-kisilik-kogusta-45-kisi-kalmaya-devam-ediyor

[11]    https://artigercek.com/haberler/silivri-cezaevi-nde-korona-c-7-kogusu-aciklandi-ya-b-12

[12]    https://twitter.com/gergerliogluof

[13]    https://kronos34.news/tr/gergerlioglu-silivri-cezaevinde-koronavirus-salgini-hizla-yayiliyor/

[14]    https://kronos34.news/tr/mahkum-yakinlari-silivride-maske-ve-eldiven-ilk-kez-dun-verildi/

[15]    https://boldmedya.com/2020/05/14/korona-risk-grubundaki-tutuklu-gazeteci-cetin-ciftcinin-testi-pozitif-cikti/

[16]    https://www.hrw.org/tr/news/2020/04/03/340344

[17]    https://twitter.com/cezaeviihlaller/status/1258461779543416834

 

Donate Now

Read more

BORN AND RAISED IN PRISON: TURKEY’S CAPTIVE CHILDREN

International human rights standards are increasingly understood to require special and improved care for women prisoners with children. Pregnant women, women in the post-partum phase of childbirth, and crucially, newborns, require access to intensive and routine medical services and highest attainable prison standards. Imprisoned women with children face distinct challenges that other prisoners may not experience while they serve their sentences. In international human rights terms, rights of women with children fall under three categories and are protected by instruments of international law which enumerate the rights of prisoners, women, and mothers. In the Turkish Republic, governed by President Recep T. Erdogan and Justice and Development Party (AKP), the treatment of women prisoners and their children has deteriorated since 2016, the year during which Turkey experienced a general shift towards authoritarianism. At the time of this publication, the first quarter of 2020, the Turkish government’s treatment of women prisoners and their children falls radically short of standards detailed by landmark instruments put forth by the United Nations and adopted by the international community. Developments pertaining to the rights of women and children signal the continued deterioration of these rights under the current government without legitimate efforts to improve conditions by Turkish authorities.

This report is based on desk research and interviews with former prisoners conducted mainly via telephone and skype in January to March 2020. It was not possible to interview prisoners who remain behind bars and others who continue to live in Turkey as they fear government retribution for sharing their stories. The report proceeds by analyzing the current condition of prisons in Turkey as they pertain to pregnant women and women with dependent children. The analysis provides a succinct overview of the ongoing violations in Turkish prisons by comparing and contrasting current practices of the Turkish government with the universally recognized and widely ratified United Nations Rules for the Treatment of Women Prisoners and Non-Custodial Measures for Women Offenders (Bangkok Rules). The analysis is composed of part commentary and part interview data. The details of each violation are interwoven directly into the comments to provide a vivid and relatable description of victims’ experiences. Volunteer interviewers for Advocates of Silenced Turkey conducted telephonic interviews with victims whose identities have been anonymized for this report. While some of these women have agreed for AST to publicize their identity, we have currently chosen to keep all data anonymous in order to protect the families of victims who continue to live in Turkey and may face persecution as a direct result of this publication. All interviews have been audio recorded with permission, transcribed, and translated with special attention paid to preserving the authenticity of the information shared by interviewees. Volunteers who conducted interviews utilized an organic conversational tone throughout each meeting, however, they were appropriately trained to effectively extract certain data from each woman. All questions used by interviewers were distilled from relevant international human rights instruments. The Tokyo Rules and Bangkok Rules in particular have played a critical role in shaping and directing the language and content of the questionnaire.

In the second and final part of the report, AST has created a catalog of all victims whose information has been made available through open-source research platforms. The desk research conducted by our associates has mainly relied on social media platforms, especially Twitter, which remain as final standing sources of real news in the Republic of Turkey. In a strictly controlled media environment, news regarding victims of the presiding government receives little to no attention. Thus, our cataloging efforts rely on publicly available information often volunteered by victims or close friends and relatives of victims on social media platforms. The information contained in the catalog section of this report will continue to be updated with increasingly more reliable data and sources as they become available over time.

RECOMMENDATIONS

Advocates of Silenced Turkey urges conscientious objectors, relevant human rights organizations, and UN special rapporteurs to encourage the government of Turkey to implement four major recommendations related to improving the living conditions of captive mothers and babies, by:

 Urging the Turkish government to effective immediately revise its policy of imprisonment towards pregnant women and women with dependent children. Non-custodial sentences shall be preferred where possible and appropriate, especially when prison conditions pose a threat to the lives of mothers and children.

 Urging the Turkish Ministry of Justice to eliminate excessive overcrowding in prison dormitories, dedicate increased resources to the physical and mental wellbeing of women and children, provide maternity support before and after birth, and ensure access to adequately nutritional food.

 Encouraging independent organizations to organize and promote transparent research on the number of children affected by their mothers’ confrontation with the criminal justice system in order to contribute to policy formulation and program development, taking into account the best interests of the children.

 Urging Turkish authorities to liaise with international criminal justice experts to develop better institutional safeguards & provide training to prison administrators and staff in order to prepare them to respond correctly to the day-to-day needs of imprisoned mothers and children.

 

Donate Now

Read more